Köşe Yazısı Okuma Sayısı: 19.063

Aşkın çıkmaz sokaklarında -2-

“Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum” Turgut Uyar    Eve gitmek için sahilden yukarıya doğru çıktığımda, kaldırım kenarında otobüs durağı çarptı gözüme, şöyle göz ucuyla..

Aşkın çıkmaz sokaklarında -2-


“Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
                                       Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum”
                                                                  Turgut Uyar

 
 Eve gitmek için sahilden yukarıya doğru çıktığımda, kaldırım kenarında otobüs durağı çarptı gözüme, şöyle göz ucuyla yürüyüş mesafesine baktım, yol çok büyüdü gözümde, durağa doğru yöneldim. Elimde Hayyam’ın rubaileriyle, başladım otobüs beklemeye. Beklerken kafamı durağın sağ cephesindeki cam reklam panosuna çevirdim, büyük harflerle siyah sprey boyayla “göğe bakma durağı” yazmışlardı. Gülümsedim. Şiir sokakta eylemleri hala devam ediyordu. Turgut Uyar’ın şiiri geldi aklıma, “herkes uyusun açlar toklar uyusun, bir seni uyutmam bir de ben uyumam, durma göğe bakalım” diye mırıldandım içimden. Saate baktım, kuşluk vaktine geliyordu, otobüs gelmemişti, yaklaşık on dakikadır oturuyordum burada. Canım sıkıldı, kalktım oturduğum yerden söylenerek, bir sağa bir sola volta atmaya başladım, canım iyice sıkılmaya başlamıştı. Başladım evin istikametinde yürümeye. Ben yürüdükçe ayağımın altından kaldırım taşları kayıyordu sanki, bu şarabın falan etkisi değildi. Gerçekten kaldırımlar kayıyor gibiydi, ürkek atıyordum adımlarımı. İçimden durmadan bir şeyler mırıldanıyordum, yeni imgeler dolanıyordu dilime, yeni şiirlerin başlangıcı olabilecek sözcükler, cümleler sıralanıyordu peşi sıra, hepsi gelip geçiyordu, tıpkı yanımdan gelip geçen ve bir daha belki de hiçbir yerde hiçbir şekilde görmeyeceğim ve bu anı bir daha hiç yaşamayacağım bir an gibi gelip geçiyordu her şey. Kayboluyordum dilimde dolanıp duran sözcüklerin içinde. Tükeniyordum her adımda, her adım beni sanki geçmişe geri götürüyordu. Bir ara başımı kaldırdım kaldırım taşlarından ve etrafıma bakındım, birileri vardı dışarımda, benden ayrı benden farklı, benimle hiç ilgisi olmayan insanlar. Yürümeyi bıraktım, durdum telaşlı insanları seyretmeye başladım. Herkesin bir acelesi vardı, bir yerlere yetişmesi gerekiyordu insanların. Sağ yanımda duran mağazaya döndüm, camda suretimi gördüm. Oldukça pejmürde bir görüntüm vardı, kendimden tiksindim. Mağazanın camına yaklaştım, gözlerimin altı çökmüştü, saçım uzamıştı, sakalım yüzümü iyice kaplamıştı. Kendi görüntümden tiksindim, durduğum yerde gömlek cebimden sigara paketini çıkartıp bir sigara alıp paketi yerine koydum, yaktım sigarayı derin bir nefes aldıktan sonra ağız dolusu bir siktir çektim yüksek sayılabilecek bir sesle. Yanımdan gelip geçen insanların bana tedirgin baktıklarını anlayabiliyordum. Korkuyor muydu insanlar acaba benden, onun için mi böyle bakıyorlardı. Umarsız gülümsedim, yürümeye devam ettim.

Bir büyüğümüzün de dediği gibi; aşınmıyordu yollar yürümekle…

Evin bulunduğu sokağa varmak üzereydim ki, yol üzerinde bulunan mahalle bakkalına uğradım, saat öğlen bir olmuştu, epey yol yürümüştüm. Bakkala girip selam verdikten sonra, iki paket sigara ve bir şişe şarap istediğimi söyledim. Garip baktı bakkal yüzüme, yıllardan beri alışveriş yaptığım tek bakkaldı burası, hem eve yakındı, hem de yerli sermayeydi, kazanacaksa memleketimin insanı kazansın zihniyeti vardı, özen gösteriyordum esnaftan alışveriş yapmaya. Patavatsız bir adamdı lakin bakkal, “yahu abi” diye başladığı sözünü, “bu saatte şarap mı içilir” diye devam ettirince, kan beynime sıçradı, “sana ne be pezevenk” demek geldi içimden, dilimin ucuna kadar geldi, yutkundum, “şimdi içmeyeceğim, akşam için alıyorum” demekle yetindim. Gazete kağıdına sardığı şarap şişesini siyah poşete koydu, sigara paketleriyle birlikte, “hayırlı işler” diyerek ayrıldım dükkandan. Arkamdan neler söylendiğini adım gibi biliyordum, ayyaş diyordu, çapulcu diyordu, bir boka yaramaz adamın teki diye söyleniyordu. Mahallede adım böyle anılıyordu, bunu adım gibi biliyordum. Zırnık kadar umursamıyordum ve akabinde her zaman Hayyam’ın şu dizeleri dolanıyordu dilime;

“Dünya üç beş bilgisizin elinde;
Onlarca her bilgi kendilerinde.
Üzülme; eşek eşeği beğenir:
Hayır var sana kötü demelerinde.”

Bu dizeleri tekrarlarken, eve varmıştım artık, kapıyı açmak için anahtarı cebimden çıkardığım esnada, kapı içeriden açıldı. Mavi gözlerini gözlerimin içine dikmiş öfkeli mi meraklı mı bakışlarla yüzüme baktığını anlayamadığım Müjgan karşımda duruyordu. Bir şey söylemeden arkasını dönüp içeri girdi, bir şey söylemeden arkasından devam ettim, girişte ayakkabılarımı çıkartırken, duyabileceğini ümit ettiğim bir ses tonuyla seslendim, “ne zaman geldin yahu, haber verseydin ya, ben de merak etmiştim seni” dememe kalmadan, Müjgan açtı ağzını yumdu gözünü, sesim sessizliğe büründü birden, korku değildi bu, saygıydı. Büyük saygı duyuyordum Müjgan’a ve başladı hiç ara vermeden konuşmaya;

“neredesin sen be adam, kaç gündür seni arıyorum, gitmediğim sormadığım yer kalmadı. En sonunda bir çilingir bulup kapıyı açtırdım, merak ettim, zıbarıp kaldın mı içeride acaba diye, niye böyle davranıyorsun kendine, niye beni eskisi gibi arayıp sormuyorsun, ne oluyor sana Allah aşkına, ne olduğunu anlat bileyim, neyin kafasını yaşıyorsun be adam, ne olacak böyle halin, üniversitedeki Suphi’yi özlüyorum ben anlıyor musun, yürüdüğü zaman boyuyla, duruşuyla, konuşmasıyla herkesi kendisine hayran bırakan o Suphi’yi arıyorum, o Suphi’ye hasret duyuyorum. Anlıyor musun koca kafalı herif, her şeyi bıraktın, okul bittikten sonra, istediğin şeyler olmadı, istediğin gibi yaşayamadın belki, ama pes etmek yoktu senin lügatında. Her zaman, her yerde sen hep en iyisini yapardın, siyasi olarak da bir ağırlığın vardı, üniversiteyi dereceyle bitirdin. İsteseydin çok büyük holdinglerde çok büyük işlerin altına imzanı koyabilirdin, ama yok, sen ne yaptın, kapıldın gittin bir idealistliğin peşine, şu haline bak, saçın nerede başlıyor sakalın nerede bitiyor belli değil. Sen kendine çok mu yakıştırıyorsun bu hali.” lafını bitirmeden elimdeki poşete saldırdı, söylediklerini sanki daha önce çalışmış gibiydi, poşeti aldı elimden, şarap şişesini görünce kaldığı yerden devam etti ağzıma sıçmaya; “al işte, yine şarap almış, ne yapmaya çalışıyorsun, kime neyi kanıtlayacaksın böyle yaparak, insanlardan kaçarak, şarap şişelerine kendini hapsederek ne kazanacaksın, millet arkandan it kopuk, ayyaş diye söylenip duruyor, neydi ne oldu diyorlar, duymuyor musun sanki sen, gelmiyor mu kulağına, aptal herif, aklını başına topla, yoksa…” dedi ve sözünü keserek araya girdim,

“yoksa sen de siktir olup gideceksin dimi, diğerleri gibi, bütün gidenler gibi gideceksin sen de.” Siktir biraz ağır kaçmıştı fark etmiştim fakat çıkmıştı bir kere ağzımdan, geri dönüşü yoktu, derin bir sessizlik hüküm sürmeye başladı evin içinde, nasıl devam edeceğimi bilemedim, göz ucuyla Müjgan’a baktım, en ufak bir tepki yoktu. Söylediklerinin hepsinde haklıydı, hatta az bile söylüyordu. Eksiği vardı fazlası yoktu, benim gibi bir adam, nasıl olurdu bu durumlara düşer diye ben de söyleniyordum kendi kendime. Yaptıklarım, yapacaklarımın teminatı gibi duruyordu, çok fazla şeyler bekleniyordu benden. Müjgan da bunun için kızıyordu bana, her şeyin farkındaydım, her şeyi kavrayabiliyordum, ama olmuyordu işte, kendimi hiçbir şeye tam manasıyla veremiyordum. Kendimi kandırıyordum belki, böyle kayboluyordum, her geçen gün eriyordum, yok oluyordum, biliyordum, elimden bir şey gelmiyordu.

Tuttum Müjga’nın ellerinden, gözlerinin içine diktim bakışlarımı, gözlerini kaçırdı gözlerimden. Oturdum kanepeye, yanıma oturdu ve; “niye böyle yapıyorsun Suphi, niye bize bu işkenceyi reva görüyorsun?” Başımı iki elimin arasına alarak, öne doğru eğildim, sadece susuyordum, yerdeki halının desenlerini inceliyordum, inceli uzunlu şekiller vardı, iç içe geçmiş karelerden bir şeyler yapmaya çalışmışlar da becerememişler izlenimi uyandı bir an, güldüm kendi kendime gayri ihtiyari, Müjgan bu tebessüm etme işine ayar olmuştu belli ki; “pes, bu kadarına da pes doğrusu, pişkinliğin de bu kadarı” diye yine söylenmeye başladı, “sus artık be kadın, defol git hayatımdan, benden bir bok olmaz, kaç bari sen git kendini kurtar” demek geldi içimden, diyemedim, her şeye rağmen ben de ondan vazgeçemiyordum.

Müjgan kalktı mutfağa gitti, ağladığından emindim, ama yalnız kalması o an için daha iyi olur diye düşündüm gitmedim peşinden, dün akşamı bank tepesinde uykusuz geçirmiş olduğumdan uyku gözlerimden akıyordu, aslında sıcak bir duşa girsem iyi olacaktı, bir ara gözüm pencereye kaydı, dışarısı kararmaya başlamıştı, kanepede otururken, sağ tarafa doğru devrildim ve gözlerimin kapanmasının önüne geçemedim, kudretli bir güç göz kapaklarımı bastırıyordu, o karşı konulmaz güç ele geçirmişti beni çoktan…

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL