AŞKIN MİRACI HALLAC-I MANSUR

    Talat ŞALK   Emekli Cumhuriyet Savcısı   tsalk@kesanpostasi.com   Orhan Yeniaras’ ın yeni kitabı, Hallac-ı Mansur’un hayatını anlatıyor. Hallac-ı Mansur Abbasiler döneminde yaşayan büyük İslam sufisidir. Asıl adı Hüseyin’dir. Babası Mansur’la birlikte hallaç olarak çalışmaktadır. Kazancının az olmasına rağmen babası oğlu Hüseyin’i medreseye göndermiş okutmuştur. Hüseyin medresede Kuran hadis ve tefsir dersleri almıştır....

Yazar: Talat ŞALK - Yazının Tarihi: 9 Ocak 2018 - Okunma Sayısı:248 defa okundu.

    Talat ŞALK

  Emekli Cumhuriyet Savcısı

  tsalk@kesanpostasi.com

 

Orhan Yeniaras’ ın yeni kitabı, Hallac-ı Mansur’un hayatını anlatıyor. Hallac-ı Mansur Abbasiler döneminde yaşayan büyük İslam sufisidir. Asıl adı Hüseyin’dir. Babası Mansur’la birlikte hallaç olarak çalışmaktadır. Kazancının az olmasına rağmen babası oğlu Hüseyin’i medreseye göndermiş okutmuştur. Hüseyin medresede Kuran hadis ve tefsir dersleri almıştır. Tefsir hocası zamanın tanınmış din bilginlerinden Ahmet Semerkandi’dir.

Hüseyin’in bilgisi ve zekâsı birlikte çalıştıkları hallaç arkadaşlarının dikkatini çeker. Babasına “Hüseyin-i Sehl Hocanın dergâhına gönder orada gelişir büyük bir âlim olur” derler.

Mansur da oğlundaki cevheri görmüştür. Hüseyin i Sehl Hocanın Tuster’de bulunan dergâhına götürür.

Sehl Hoca Hüseyin’i dergâhına kabul eder. Sehl Hoca’nın dergâhında Hüseyin “Sehl Hocanın taktığı isimle Hallac-ı Mansur çalışmaya başlar (Mansur’un oğlu Hallac). Çileye girer. Çilesini başarıyla tamamlar.

Manevi yolda ilerlemenin şartları inanç ve sabırdır, Allah a inanmaktır. Hazreti Muhammedin Allah’ın kulu ve peygamberi olduğuna inanmaktır.

Hallac-ı Mansur inançla ve sabırla çalışmaya başlar. Sehl Hocanın yanında sekiz yıl geçirir Öğrenme isteği çok fazladır. Sehk Hoca dan nasibini almıştır Başka hocaları da tanımak onların bilgilerinden de nasibini almak için dergâhtan ayrılır Bir müddet Basra da bir müddet de Bağdat da Cüneyd-i Bağdadinin dergâhında çalıştıktan ve onlardan da nasibini aldıktan sonra Bağdat meydanlarında sokaklarında halkı irşat etmeye başlar. Halkla konuşur sorularını cevaplar. Hacca gider. Öğrenme isteği sonsuzdur.  Bu maksatla, yani öğrenme isteğini tatmin etmek için seyahate çıkar. Türk illerini, Hindistan’ı ve Çin’i dolaşır. Çin’de ve Hindistan’da o ülkelerin rahipleriyle konuşur, onların düşüncelerini öğrenir. Onlarla tartışır. Bu arada Bağdat ve Basra’da yaptığı gibi halkla konuşur. Bu konuşmalarıyla Çin’de ve Hindistan’da çok sayıda kişiyi İslam’a kazandırır. Zamanının tanınmış hekim ve matematikçileriyle de dostluklar kurar onlarla ilmi konuları tartışır.

Tarih Hallac-ı Mansur’un Enel Hak demesi sebebiyle öldürüldüğünü yazar. Oysa Hallac-ı Mansur’dan dan önce de Enel Hak diyen İslam sufileri olmuştu. Onlar öldürülmemiştir.

Hallac-ı Mansur un öldürülme sebebini anlayabilmek için o günkü Abbasi Toplum yapısını ve Hallac-ı Mansur’un İslam’ı yorumunu bilmek gerekir.

Abbasi İmparatorluğu Asya ve Afrika’ya yayılmış çok geniş topraklara sahiptir. İslam’ın ilk halifeleri hilafet görevini İslam Devletine hizmet etmek için kabul etmişlerdi. Hilafet Makamını saltanat sürülecek makam olarak görmüyorlardı. Hz. Ebubekir ölüm anında yerine oğullarından birinin değil Hilafet Makamını doldurmaya en ehil gördüğü Hz. Ömer in getirilmesini vasiyet etmişti.

Hz. Ömer ölüme yöneldiği anda yerine oğlu Abdullah’ı tavsiye etmesini önerenlere “Bir evden bir kurban yeter” cevabını vermiş yerine oğlu Abdullah’ın getirilmesini kabul etmemiştir. Hilafet Makamını hizmet makamı, fedakârlık makamı olarak görüyorlardı.

O devrin Abbasi halifeleri ne Hz. Ebubekir ne Hz. Ömer ne Hz. Ali ne de Hz. Osman’dı. Saraylarında debdebe ile yaşıyorlardı. Halkın sıkıntılarından da habersizdiler.

Halifelerin saraylarında debdebe ile yaşamalarına paralel devletin diğer yöneticileri ve valileri de mal biriktirme peşindeydi, fethedilen topraklarda yönetimde bulunan valiler binlerce dönüm toprağa sahip olmuşlardı.

Bu geniş topraklarını işletmek için çok sayıda işçiye ihtiyaç vardı. İşçi olarak Zengibar’dan getirtilen zenci kölelerle, arapların mevali dedikleri arap olmayan beyaz köleler çalıştırılıyordu.

Köleler gayri insani şartlarda çalıştırılıyordu. İnsan gibi görülmüyorlardı. Ağır çalışma şartları altında çalışmaları, horlanmaları sebebiyle köleler kendi aralarında örgütlenmişler isyan başlatmışlardı. Kervanlara baskın düzenliyor, muhafızlarını katlediyor, mallarını yağmalıyorlardı. Kimse isyanın nedenleri üzerinde düşünmüyordu.

Kur an da zekât farz ibadet olarak belirtilmiştir. Verilmesi mecburidir. Fakat Müslümanın sorumluluğu zekâtını vermekle bitmemektedir. Kur an 20 den fazla suresinde sadaka ile ilgili hükümler getirmiştir. Bakara suresinin sadaka ile ilgili ayetlerinde bir Müslümanın mallarının ihtiyacından fazlasını fakirlere sadaka olarak verebileceğini bildirilmiştir.

Peygamberimizin hadisleri Kuran’ın açıklamasıdır. Peygamberimiz “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” “Çalıştırdığın işçinin ücretini teri kurumadan ödeyiniz. “der. Yine Kuran’ın bir ayetinde “Allah cennet karşılığı müminlerin malını satın almıştır. “  der.

Kur an hükümleri Peygamberimizin hadisleri ile birlikte değerlendirildiğinde İslam’ın toplumsal dayanışmayı emrettiği anlaşılır. İslam fertlerin mal edinmesini zengin olmasını yasaklamıyor, zengine sorumluluk yüklüyordu. Zengin etrafını gözetmek varsa ihtiyaçlarını karşılamakla görevliydi.

Hallac haksızlık karşısında susamazdı. Bütün zerreleriyle İslam’a inanmıştı. Yaşadığı devir Abbasi toplumunda İslam’ın tam uygulanmadığını görmüştü. İslam tefeciliği, karaborsacılığı yasaklamıştı. İslam’ın tefecilik yapmayı ve karaborsacılığı yasaklamasına rağmen Abbasi toplumunda tefecilik, karaborsacılık yaygındı. Büyük toprak sahipleri çalıştırdıkları kölelere insana yapılmayacak muameleyi yapıyor, köleleri topraklarında insanlığın kabul edemeyeceği şartlarda çalıştırıyorlardı. Oysa İslam ayırım yapmaksızın bütün insanlara eşit davranılmasını, kölelerin de hakkının verilmesini emrediyordu.

Kölelik uygulaması da tefecilik ve karaborsacılıkta İslam la uyuşmuyordu. Hallac Bağdat ta halka hitaben yaptığı konuşmalarda tefeciliği, karaborsacılığı, köleliği şiddetle eleştirdi. Büyük toprak sahiplerinin köleleri insan gibi görmeyen uygulamalarını eleştirdi. Belki de bu sebeple özel mülkiyetin karşısında ortak mülkiyeti savundu. Hallacın konuşmaları fincancı katırlarını ürküttü. Geniş topraklarında köle çalıştıran Abbasi bürokratları Hallacın konuşmalarını kendi çıkarları açısından tehlikeli görüyorlardı. Hallac susturulmalı hatta yok edilmeliydi.

Hallac-ı Mansur’a düşman olan Abbasi bürokratlarının en tehlikelisi Vasıt Valisi Hamit Bin Abbas dı. Son derece entrikacı olan bu adam Abbasi sarayına yakınlaştı. Halifenin güvenini kazandı, Onun veziri oldu. Hedefi Hallacı ortadan kaldırmaktı. Adamlarını Bağdat sokaklarına saldı. Yalancı tanıklar buldurdu. Hallacı şikâyet ettirdi, kadılar üzerinde de baskı kurdu.

Yargılanması sırasında Hallac-ı Mansur’a Enel Hakkın ne demek olduğunu da sordular. Hallac “Ben yokum yalnız O vardır. Yani yalnız Allah vardır. Enel Hakkın anlamı budur.” dedi.

Aslında kadılar Hallac-ı Mansur’u mahkûm etmeye yetecek delil bulamadılar. Hallac-ı, Hamit Bin Abbas’ın ağır baskısı sebebiyle idama mahkûm ettiler.

Vezir Hamit Bin Abbas mahkûmiyet hükmünü Halifeye onaylattı.

Hallac-ı Mansur Bağdat ta kamçılanarak ve taşlanarak öldürüldü. Hallac Allah dostu bir dervişti. Medresede dergâhta öğrendiği bilginin gizli kalmasını doğru bulmuyordu bilgiden halkta yararlanmalıydı. Dergâhtan da bu sebeple ayrılmıştı. Meydanlarda halkla buluştu.  Abbasi toplumundaki yanlışları kölelere yapılan haksızlıkları görüyordu. Bunları anlattı. Abbasi bürokratlarının düşmanlığını kazandı. Haksız yere öldürüldü, şehit oldu.

Orhan Yeniaras Hallac-ı Mansur’u ve o devir Abbasi İmparatorluğu toplumunu çok güzel anlatmış. Bu güzel kitabı yazdığı için kendisini tebrik eder teşekkürlerimi bildiririm.

 

Bir Yorum Yazın

Arşiv

Reklam Alanı