TÜRKİYE GÜNLÜK KORONAVİRÜS TABLOSU Toplam İstatistikler
  • BUGÜNKÜ TEST SAYISI 204.637
  • BUGÜNKÜ HASTA SAYISI 11.472
  • BUGÜNKÜ VEFAT SAYISI 236
  • BUGÜNKÜ İYİLEŞEN SAYISI 38.814
Dünya Güncel Sağlık Haberleri Okuma Sayısı: 373

BİR ERMENİ YALANI DA HOLLANDALI YAZARDAN…

24 Nisan’da piyasaya sürülen kitapta, Ermeni iddiaları tekrarlanırken, kitap tanıtımı yapılan haberlerde de gerçekler anlatılmıyor. Hollanda parlamentosunun 3’e (Üçü de DENK Partili) karşı 142 oyla kabul ettiği sözde soykırımı onaylamayan..

BİR ERMENİ YALANI DA HOLLANDALI YAZARDAN…

24 Nisan’da piyasaya sürülen kitapta, Ermeni iddiaları tekrarlanırken, kitap tanıtımı yapılan haberlerde de gerçekler anlatılmıyor.

Hollanda parlamentosunun 3’e (Üçü de DENK Partili) karşı 142 oyla kabul ettiği sözde soykırımı onaylamayan ve sadece ‘üzücü soykırım meselesi’ diye geçiştirdiği hükümete baskı devam ediyor.

(Arşivinizde saklayabileceğiniz Türkçe ve Hollandaca 30 sayfa)

İlhan KARAÇAY yazdı:
Her yıl 24 Nisanlarda, ısıtılarak önümüze temcit pilavı gibi konan sözde Ermeni soykırımı meselesi, dünyanın çeşitli ülkelerinde olduğu gibi, Hollanda’da da gündeme oturtuldu.
Hollanda’daki gündemde bu defa, Dirk Roodzant adlı bir yazarın ‘De Armeense Gruwelen- Ermeni Vahşeti’ adlı kitabı var.
Kitap, planlanmış bir şekilde tam da 24 Nisan’da piyasaya sürüldü.
39.00 euro gibi çok pahalı bir fiyata piyasaya sürülen kitabın tanıtımını yapan gazeteler de, yalan yarışına katılarak, hepimizin bildiği gibi pek çok ‘sözde’ şeyler yazdılar.
Hollanda’da yayınlanan kitapta yeni bir şey yok. Bugüne kadar hep uydurulmuş hikâyelerle dolu olan kitapta, ayrıcalıklı olarak, sadece Hollanda’da gerçekleşmiş olan birkaç konuya değinilmiş.
Bu konulardan biri, 1917 yılında Hollanda’da kurulmuş olan ‘Ermeni Komitesi’ oldu. Genelde politikacıların üye oldukları bu komite, Ermenilere yardım amacı taşıyordu.
Kitaptaki diğer bir konu da, Hollanda gazetelerinin olaylara ilgisiz kalmış olmalarıymış.
Örneğin, o sıralarda Türkiye’de hiçbir Hollandalı muhabir yokmuş. Hollanda’da yayınlanan haberlerin tamamı ya ajanslardan veya diğer ülke muhabirlerinden alınmış.
Kaldı ki, Hollandalı bir gazeteci olan George Nypels’in 1920’de Algemeen Handelsblad’a göndermiş olduğu yazıyı görmezden geliyorlar.
Ben de, Hollanda gazetelerine o eski yazıların tamamını göndererek, bu laubaliliğe son verilmesi gerektiğini belirttim.
Altta ekleyeceğim Hollandaca yazıların tümü, Hollanda medyasına ve parlamenterlere gönderilmiştir.
Vaktiniz oldukça bakınız ve okuyunuz lütfen:
Öncelikle, Ermeni davası ile ilgili olarak yayınladığım haber ve yorumlardan ötütürü almış olduğum güzel bir teşekkürden söz etmek istiyorum. Bu konuda almış olduğum uzun mektubun ilk satırlarını sizlere sunuyorum.
Sayın İlhan KARAÇAY;
 SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI ile ilgili çalışmalarınızdan ötürü ÖZEL BÜRO GRUBU adına teşekkürlerimizi sunuyoruz.
 ÖZEL BÜRO KİMDİR ? FAALİYETLERİ NELERDİR ?
Bizler, ÖZEL BÜRO grubu adı altında ülkemizi yakından ilgilendiren konular hakkında internet ve diğer ortamlarda araştırma yapan, üyelerimize yapılan araştırmalarla ilgili bilgi veren, beyin fırtınası yaparak ülkemizin halihazırdaki sorunlarına cevap arayan, INTRO’muzda yer alan konularla ilgili diğer araştırmacılara karınca kararınca bir ufuk düzeyi temin etmeyi amaçlayan, hiç bir legal yada illegal kuruluşla organik bağı olmadan tamamiyle sivil insiyatifle oluşturulmuş bir gurubuz.
ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU hakkındaki geniş bilgileri
www.ozelburoistihbarat.com adresinde bulabilirsiniz.
İŞTE 1920’DE YAYINLANAN O HABER.
(Hollandaca orijinali altta)
Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920-Salı
ERMENİSTAN
Türk-Ermeni Sorunu
Balkanlarda görev yapan bir gazeteci arkadaşımızdan aşağıdaki ilginç mektubu aldık. Bu mektubun içeriği, Ermeni sorununa Batı Avrupa’daki alışılageldik görüşten farklı bir bakış getiriyor. Bu gazeteci arkadaşımızın tarafsızlığına büyük güvenimiz var. Onun olayları değerlendirmesi daima kanıtlara dayandığı için, yazılarını yorumsuz olarak ve hiç bir değişiklik yapmadan olduğu gibi yayınlıyoruz.
Aynen Sultan Abdülhamit devrinde olduğu gibi, bugünlerde Kilikya’dan yeniden çok sayıda Ermeninin katledildiğine dair çirkin haberler geliyor. (Fransız işgali altındaki Adana, Gaziantep, Maraş ve Urfa’daki Ermeni zulmune ve katliamlarına karşı Kuvvayı Milliye Hareketleri) Konuyu çoktan unutmuş olan dünya kamuoyu, bu haberlerle yeniden şok oldu. Aslında din uğruna yapılan bu iğrenç katliamları savunmaya ve koruma altına almaya hiç niyetim yok. Fakat her gerçeğin iki yönü vardır. Olaylar sırasında Türkiye’yi parçalayıp yıkmak isteyen itilaf devletleri ve basını, propaganda yaparak Kilikya’daki Ermeni kıyımını Türklere karşı bilinçli olarak kullandılar ve bütün yıkımın Türkiye tarafından yapıldığını iddia ettiler. Önemli olan gerçeğin ne olduğunu bulmaktır. Bu bilinçle, sözü edilen bu kitlesel katliamdan gerçekte yalnızca Türklerin sorumlu olamayacağını gözler önüne sermek istiyorum.
Bu konuda fikrimi söyleme hakkını kendimde buluyorum. Çünkü Birinci dünya savaşı süresince Türkler ve Ermenilerin birbirleriyle nasıl bir nefret ile boğuştuklarını çok açık bir şekilde gözlerimle gördüm.
1918 baharında Rusların yenilgisinin sonucunda Türkiye yeniden saldırıya geçtiginde ve peygamberin mukaddes bayrağı Osmanlı ülkesinin dışında da dalgalandığında, ki Küçük Kaynarca anlaşmasından beri hiç böyle olmamıştı; ben kendimi Ermeni-Rus sınır bölgesinde buldum ve Türklerin Kafkasya’da ki ilerlemelerine şahit oldum.
Savaşı yaşayan bir kişi, bir ülke ve ulusunu tanımak için savaş halinden daha iyi başka bir fırsat olmadığını kabul edecektir. Bu durumda bütün insani canavarlıklar büyük bir şiddetiyle ortaya çıkar. Savaşımın gerektirdiği kaba güç kullanma ile, kültür ve uygar davranışlar kaybolur. O sıralar Avrupalı olarak bir tek ben, bu kritik ortamda bulunuyordum. Bu durumda söylenebir ki Türklerin Rus- Ermenistan’ına ilerleyişi sırasındaki olayların tek Avrupalı şahiti bendim.
Seyahatime başlamadan önce Ermeni yanlısıydım. 1916-1917’de İstanbul’daki kalışım sırasında, Ermenilere yapılan toplu katliam hakkında, az çok bilgisi olan Avrupalılardan ve Türkiye Ermenilerinden yeteri kadar tiksindirici, çirkin ayrıntılar duymuştum. Bu kişiler Türkleri suçlu ve Ermenileri de, barbar Türklerin masum kurbanları olarak görüyorlardı.
Türklerle aram yeterince iyi olduğu için, bu hassas konuda, hiç bir Avrupalının konuşmaya cesaret edemeyecegi şeyleri sorabiliyordum. Türklerin bana karşı olan davranışları, benim Ermenilerin suçsuz, Türklerin de suçlu olduğuna dair inancımı kuvvetlendiriyordu. Çünkü ben Ermeni olayları ile ilgili bilgi almak için, soru sorduğumda Tüklerden şöyle yanıt alıyordum: “Bizim hakkımızda anlatılanların hepsi doğru. Biz 1 milyon Ermeniyi kestik. Bu korkunç bir katliamdı. Fakat biz bu konuda haklıydık ve bu suçtan ötürü ancak kendimize karşı sorumluyuz.” Bütün çabalarıma rağmen bu konuda ayrıntılı ve olayların gerçek nedenleri hakkında bilgi elde edemiyordum. Ben de bu durumda şöyle bir yargıya varabiliyordum: Orada Hristiyanlara karşı fanatik bir din savaşı güdülüyordu. Bu olaylar Ermenistan’ın dünyayla tüm ilişkisinin kesildiği Yukarı Ermenistan’da meydana geliyordu. Orada Ermeniler Türklerin insafına terk edilmişti.
1918 ilkbaharında Trabzon’a geldim. Bilindiği gibi kıyıdan Ermenistan’in dağlık bölgelerine giden tek yol buradandır. Trabzon 1915’de Ermeni katliamını yaşamıştı. 3 yıl sonra bu kentte yaşayan Rumlar ve Avrupalı Levantenler bana Trabzon surları içinde olan inanılmaz vahşeti; Trabzon sokaklarında nasıl Ermeni kanı aktığını, Ermeni mahallelerinin nasıl alev alev yandığını, bu olaylardan günler haftalar sonra bile çocuk cesetlerinin Platana limanındaki Bizans duvarına vurduğunu anlatıyorlardı. Ben yanmış yıkılmış mahalleleri gördüm. Bana bunların bir zamanlar Ermeni mahalleleri olduklarını anlattılar. Bana Hristiyan kiliselerini gösterdiler. Bunlar Ermeni kiliseleriymiş. İnsanlar gübre yığınlarını eşelerken hala kemikler ve ceset artıkları buluyorlarmış. Bana bunların Ermenilere ait olduklarını anlattılar.
Bütün bunlar, insanın hiç unutamayacağı korkunç izlenimlerdi ve herkes bir tek şey diliyordu: “Tanrı bizi ve herkesi bu barbarlıktan ve Müslümanların düşmanlığından korusun.”
Bütün bu olanlardan dolayı ben lanetlerimi yağdırırken şüphesiz ki Hristiyanların tarafını tutması lazım gelen sıradan yaşlı bir Fransiskaner papazı başını salladı ve “Yanılıyorsunuz“, dedi. “Sadece Türkler suçlu değildir. . Avrupa’dan gelen ve Avrupa kültür anlayışıyla Asyayı değerlendiren biri olarak, doğal olarak bu halkın yok edilmesi suçuna karşı lanetlerini yağdıracaksın. Fakat senin gördüklerin ve sana anlatılanlar, gerçeğin tamamı değildir. Bütün bunları anlayabilmen için olayları bir Asyalı gibi görmen ve yorumlaman gerek. Şunu unutma ki burada yüzyıllardır birbirlerinden nefret eden ve birbirine kin güden iki halk var. Burada iki farklı zihniyet var: Ermeni ve Türk zihniyeti. Bu iki düşman görüşteki insanlar birbirlerinin yok edilmesi gerektiğine inanırlar. Evet 1915’de Ermeniler yok edilmişlerdi, her şey onlara karşydı ve yenilgiyi kabullenmek zorundaydılar. Fakat insan şuna inanıyor ki, eğer aynı konuma Ermeniler sahip olsalardı onlar da Türklere aynısını yapacaklardı. Benim raporlarımdan ve benim Beyazıt, Van, Erzurum ve Erzincan’daki görevlilerden aldığım raporlardan biliyorum ki 1915’de Ruslarla savaş başladığında Ermeniler, Türk ordusunun arkasından isyana kışkırtıldılar ve Türk köy ve kasabalarını yıkıp, yerle bir ettiler. Daha sonra Türkiye’de olan olaylar işte Ermenilerin bu ilk düşmanca tutumu nedeniyle başlamıştır. Kabul ederim ki çok korkunç şeyler oldu; Şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde çok kan aktı. Fakat Ermeniler bu kan gölünün oluşmasında suçsuz değillerdi. Türkler gereğinden fazla ileri gittiler, fakat suç yine sadece Türklerde değildi. Suç Avrupalılarda görülmeyen çok derin nefretlerin oluştuğu, Asyalı düşünce tarzındaydı ve bu düşünceyle yapılan savaşta vahşice davranışlar ortaya çıkıyordu. “
” Örneğin Trabzon’a bak. Yanmış, yıkılmış Ermeni semtlerini gördün, fakat yerle bir edilmiş Türk mahallelerini de gördün mü? Henüz daha taze Türk mezarlarına da dikkat ettin mi? Hayır mı! Haydi git ve gör. Ermeniler de aynı pozisyonda oldukları zaman Rus ordusunun korumasında zafer kazandıklarında, 1915′ de yaşananlar tekrarlandı. Fakat bu sefer Türkler, Ermenilerce katledildi. Ermeniler, nerede bir Türk bulsalar onu acımasızca kesip doğradılar, nerede bir cami görseler onu yağmalayıp yaktılar. Türk mahalleleri yakıldı, duman ve alev içinde kaldı. Tıpkı bir zamanlar Ermeni semtlerinde olduğu gibi. Şimdi Anadolunun içlerine gidip savaşın bütün bu izlerini takip edebilirsin: Bayburt’da, Erzincan’da,, Erzurum ve Kars’da. Oralarda daha dumanı tüten yığınlar göreceksin; daha çok kan ve ceset koklayacaksın. Ancak bunlar Türklerin ölüleri olacaktır.”
Fransiskaner rahip bana gerçekleri söylemişti. Aylarca Ermenistan ve Kürdistan(Doğu Anadolu ve Kafkasya) içlerinde yolculuk yaptım ve gerçekten de rahibin bana anlattıklarının doğru oldugunu gördüm. Rus ordusunun geri çekilmesinden ve bunu takip eden barış anlaşmasından sonra, sözün ona Ermeni ordusu( Ermeni çeteleri) çeşitli operasyonlar yaptı. Bu çeteler Rusların çekildikleri bu Türk bölgelerini işgal ettiler. Ruslar işgal sırasında Türklerin canlarını ve mallarını koruyorlardı. Rusların geri çekilmesinden hemen sonra olanlar ise, yürek parçalayıcıdır. Küçük Türk yerleşim birimlerindeki insanlar, General Antranik ve Murat’ın çeteleri tarafından tek bir canlı kalmayıncaya kadar katledildi. Camiler son taşına kadar tahrip edildi.
Bu bulunmaz fırsatı yakalayan Ermeniler, beklentilerini, hayallerini bayağı genişlettiler ve neredeyse bütün Anadolu sanki onların olacakmış gibi davranmaya başladılar. Anadolu’da yaşayan Türklerle, yaşayan son erkeğe, son kadına ve son çocuğa varıncaya kadar hesaplaşabileceklerini ve onları yok edeceklerini umuyorlardı. Ben Erzincan’da yıkıntılar arasında yatan yüzlerce boğazlanmış Türkün cesedini gördüm. Kuyuların içine ışık tuttuğumda cesetlerle dolu olduğunu gördüm. Açılan toplu mezarlarda yüzlerce kadın ve erkek cesetlerinin üstüste yığılmış olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bunları kim yapmıştı? Zafer kazanan Ermeniler tabiki. Böyle manzaralar sürekli olarak Yukarı Ermenistan yollarında, Kürdistan ve Rusya-Ermenistan’nda bana eşlik etti. Türkler’inde şimdi tekrar bir zafer kazandıklarında öç almaları ve öfkeyle misilleme yapmaları şaşırtıcı mıydı dersiniz? Şunu da itiraf etmeliyim ki, Rusya Ermenistan’ına yürüyüşleri sırasında Türkler tarafından yapılan öldürmeler de sürdü. Sarıkamış sınırının karşı tarafında birbirine yakın Ermeni yerleşim yerleri ateş ve demirle yerle bir edildi. Asya’nın bu vahşi ülkesinde şimdi zafer kazananlar, önceki zafer kazananlara karşı korkunç vahşi bir öfke duyuyorlardı. Halkların halklara karşı bu acımasız davranışlara nasıl kışkırtıldıklarını, bu acımasız nefreti, bizim Avrupalı beyinlerimiz anlamaz. Fakat biz Yukarı Ermenistan denilen bu bölgenin uygarlığı ile, Avrupa halklarının eski kültürünün karşılaştırılabileceğini düşünmemeliyiz. Çünkü buralarda yaşayan halkların milliyetleri yoktur, fakat çeteleri vardır. Bunu şöyle açıklamak mümkün. Buralarda iki çete karşılaştığında, bu taraflardan birinin imha edilmesi demek oluyordu. Bu nedenle bugüne kadar Büyük Ağrı Dağları’nda birlikte yaşamak için uzlaşmak, ortayolu bulmak diye birşey düşünülemez. Bunun yerine yanlızca imha etmek geçerlidir. Yukarı Ermenistan’ın çıplak dağlarında bir anlaşma yoktur, sadace ölüm kalım mücadelesi vardır. Kazanan yaşar, kaybeden ölür….
Benim Aleksandropol’de(Gümrü) kalışım sırasında orada yaşayan insanların düşünce yapısına ışık tutan şöyle bir olay oldu. Bir gün Alagöz dağları yönünden bir top atışı duyuldu. Türk sınırı arkasında korku içinde yaşayan Ermeni halkı bunu şöyle açıklamışlar; İngilizler Türklere karşı ilerliyorlar ve Türkler birkaç saat içinde yenilmiş olacaklar. Birden Türk sınırının gerisinde bir ayaklanma oluştu ve Ermeni köylerindeki zayıf Türk nöbetçileri şeytanca işkencelerle öldürüldü. Fakat ortada Ermenilerin geldiklerini sandıkları İngilizler yoktu. Olayın aslı şu idi: Kafkas Ermenilerinden bir birlik önce Türk cephesini yarmayı denemişler. Top atışı sesleri bu yüzdendi. Bu çatışma birkaç saat sonra bitti. Fakat sıra intikam almaya gelmişti. Türk askerlerinin sinsice katledildiği Ermeni köyleri yakılmaya başlandı. Bu durumda Ermenilerin hiç suçu olmadığı söylenebilir mi?
Tamamen Türklerin eline geçen Aleksandropol(Gümrü) kenti bir Ermeni kentiydi ve ben burada Türk işgaline rağmen günlük işlerini güçlerini yapan, şehrin ileri gelen Ermenileri ile tanıştım. Bu kişiler Ermeni çetelerinin düşüncesiz davranışları nedeniyle Türklerin bir gün öç alacakları düşüncesiyle sürekli korku içinde yaşıyorlar ve bir gün sırf bu yüzden yok olacaklarına inanıyorlardı. Ermeni halkının bir kısmı, ki buna ileri gelenleri diyebilirim, Türklerle barışcı bir anlaşma yapılmasının taraftarıydılar. Çünkü şimdi beraber yaşamak zorundaydılar ve karşılıklı bir antlaşma, bu cinayetlere bir son verebilirdi. Fakat halkın büyük bölümü ve çeteler yani sözde Ermeni askerleri, barışın adını bile etmiyorlardı. Onların sloganı: ” Ya biz, ya da onlar; birimizden biri yok olmalı” idi.
Düşününüz, Antlaşma ve barış isteyenler, Ermeni halkının büyük çoğunluğu tarafından lanetleniyordu. İçinde bulunduğum Ermeni çevrelerinden bazı insanlar bana açıkça şöyle diyorlardı: ” Şimdi Türkler başa geçti, ancak biz pek yakında tekrar başa geçtiğimizde elimize geçirdiğimiz hiç bir Türk’ü sağ bırakmayacağız. Onlarla bizim aramızda bir anlaşma olması mümkün değil. Asırlardır görülecek bir hesabımız var onlarla. Sürtüşmemiz, halkımızın tarihi kadar eskidir. Bu savaşım, Türklerin ülkemize gelmesiyle başladı. Bu savaş ya biz, ya da onlar yok olana kadar sürecektir. Biz barış istemiyoruz. Lanet olsun Türklerle dostluk kuranlara!”
İste o zamanlar Ermenilerin düşünceleri böyleydi. Ermenilerin bağımsızlıklarını kazanma ümitleri pek yoktu. Zaferi kazanan Ay-Yıldız’ın(Türklerin) ise bütün Rus- Ermenistan’ını ele geçirecegi görülüyordu.
İşte bunları duyduktan sonra, şimdi Türklerin geri çekilip de, Türk yerleşim yerleri tekrar Ermenilerin eline geçtikten sonra olanları tahmin etmek, herhalde zor olmasa gerektir.
Uzlaşmalar ancak uygar halklar arasında olabilir. Vahşi Asya’nın halkları arasında sadece nefret ve yok etme duyguları vardır. Evet, Türkler suçludur, katlettiler, ancak ellerine fırsat geçince aynı katliamları yapan Ermeniler acaba daha az mı suçlular? İnsan Asya’yı sadece Asyalı bakış açısıyla değerlendirebilir.
Haberin Hollandaca orijinali
Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920 van Dinsdag
ARMENIE
De Armenisch-Turksche kwestie
Van een onzer medewerkers in den Balkan ontvingen wij den volgenden interessanten brief, waarvan de inhoud een anderen kijk geeft op de Armenische quaestie dan de in West Europa gebruijkelijke. Wij stellen in de objectiviteit van dezen medewerker het grootste vertrouwen. – Zijn betoogtrant bevat het bewijs dat hij dit verdient – en drukken daarom zijn correspondentie ongewijzigd en zonder commentaar af.
Evenals onder de regering van Sultan Abdulhamit komen uit Cilicie weer weerzinwekkende berichten over massaslachtingen van Armeniers, waardoor de zenuwen van de tamelijk afgestempte wereld weer opniew worden geschokt. Het valt mij in de verste verte niet in om slachtingen, door wie de ook worden gehouden, te rechtvaardigen en den weerzinwekkendsten van alle moorden, de gooddienstmoord, in bescherming te nemen. Maar elke waarheid heeft twee kanten, en wanneer de Armeensche perspropaganda het Armeensche bloodbad in Cilicie teger de Turken weet uit te buiten, in dezen zin, dat zij daardoor de volledige vernietiging van Turkije door de Entente bewerkt, dan meen ik dat het in het belang der waarheid is, om te onderzoeken of werkelijk alleen de beestachtigheid van de Turken aan deze massamorden schuldig is.
Ik geloof, dat ik eenig recht heb om dit uit te maken, want ik had gelegenheid om Turkije gedurende den oorlog bij wijze van spreken, in neglige te zien en wel juist daar, waar de Armeensche en Turksche stammen in den meest verbitterden haat elkaar te lijf gaaan.
In de lente van het gedenkwaardige jaar 1918, toen ten gevolge van de Russische nederlaag, Turkije het offensief weer begon, en de vlag van den profeet zegevierend in vreemde landen woei, wat sinds den vrede van Küçük Kaynarca niet meer gebeurd was, bevond ik mij in het Armeeinsch-Russische grensgebied, en maakte een deel van den Turkschen opmarsch in het voornamelijk door Armenieers bewoonde gebied mee.
Een ieder die weet wat oorlogvoeren betekent, zal moeten toegeven, dat er geen betere gelegenheid is, om een land en volk te leren kennen, als juist in den oorlog, waar alle menselijke hartstochten met geweld tot uiting komen, en waar het laagje cultuur en veinzerij voor de ruwe, hoogere noodzakelijkheid van de oorlogsvoering verdwijnen. Als eenige Eoropeaan bevond ik mij toen ter tijd in de kritieke omgeving en ben misschien de eenige Europeesche getuige ervan geweest op welke wijze de gebeurtenissen gedurende den Turkschen opmarsch in Russisch-Armenie zich hebben toegedragen, en hoe deze beide volkeren tot elkander stonden.
Voordat ik mijn reis begon, was ik reeds Armenisch gezind. Ik had gedurende mijn oponthoud te Konstantinopel, in de jaren 1916/17, genoeg weerzienwekkende details over de Armeensche massamorden in Turksch-Armenie gehord en de Europeanen, die meer of minder goed over de gebeurtenissen in Armenie ingelicht waren, gaven dan Turken alleen de schuld en beschouwden de Armeniers als de onschuldige offers van den Turkschen goddiensthaat en van de dierlijke hartstochten van een barbaarsch volk.
Mijn verhouding tot de Turken was goed genoeg om hen ook over dit netelige punt, wat een Europeaan bijna niet te berde durft te brengen, te spreken. De houding der Turken moest mij in mijn overtuiging sterken, dat de Armeniers onschuldig waren en de Turken alle shuld hadden. Want met een eigenaardige bruuske afwijzing werd mij steeds door iedereen Turk, wien ik ver het pro en contra van de Armeensche quaestie om inlichtingen vroeg, geantwoord: “Ja alles is waar wat men over ons verteld. Wij hebben een millionen Armeniers afgemaakt; het was afschuwelijk bloodbad, maar wij waren in ons recht en wij zijn daarvoor alleen tegenover ons zelf verantwoording schuldig.” Het gelukte mij niet nog verdere details, of de gronden van deze verschrikkelijke daden te, weten te komen. En ik kon alleen tot den slotsom komen ….. In de loogelaten hartstochten van den oorlog het goddienstfanatiesme tegenover de Cristenen zich liet gaan, waar het maar gelegenheid daartoe zag. En dat gebeurde in het hoogland van Armenie, waar de van de gehele wereld afgesneden. Armenieers aan den Turken overgeleverd waren.
In het voorjaar van 1918 kwam ik in Trabzon van waaruit -gelijk bekend is -de einige beganbare weg naar binnenland van Hoog-Armenie loopt.
Trabzon zelf was in 1915 getuige van een Armeensch bloedbad en drie jaar later wisten Grieken en Levantijnsche Europeanen mij nog in kleuren en geuren te vertellen van de onbeschrijfelijke gruwelscenes, die zich binnen de oer-oude muren van de Trabzon in 1915 afgespeeld hebben. Hoe op de straten van Trabzon het bloed der Armeniers vloeide! Hoe de Armeensche wijken in rook en vlammen opgingen en nog dagen en weken na het bloedbad de lijken van kinderen tegen den oer-ouden Konstantijnschen dijk en in de haven van Platana aanspoelden. Ik zag geruineerde streken en men vertelde mij, dat dit eens Armeensche wijken waren geweest. Men toonde mij Cristelijke kerken. Dit waren de kerken der Armeniers. Men rakelde de mesthoopen op en beenderen en vergane lijken kwamen te voorschijn. Dat zijn lijken van Armeniers, zeide
men mij.
Dit zijn zulke ontzettende gewaarwordingen, die men nooit vergeet en die bij iedereen maar een wensch doen opkomen: God behoede onsen een ieder voor deze barbaarscheid en voor den godsdiensthaat der Mohammeden!
Maar een prior der Franciskaner monniken, een envoudige oude prister, die ongetwijfeld aan de zijde van de Cristenen stond, schudde zijn hoofd, toen ik in verwenschingen tegen de Turken uitbrak. “Gij vergist u” zeide hij, “de Turken hebben niet alleen schuld. Ja voor iemand die uit Europa komt en die met Europesche begrijpen over Azie will oordeelen, die zal de misdaad van het uitroeien van dit volk verwenschen. Maar het is niet de geheele waarheid, die gij gezien en gehoord hebt. Gij moet deze dingen door een Aziatische bril bekijken en begrijpen, dat hier twee volken elkaar met eeuwenouden haat en verbittering te lijf gaan. Men heeft hier twee mentaliteiten, de Turksche en de Armeeensche en beide mentaliteiten zeggen, dat een van hen te gronde gaan. Ja, in 1915 waren het Armeniers, die te gronde zijn gegaan.Alles werd tegen hen in werking gesteld, en zij moesten de nederlaag lijden. Maar zijt gij er wel van overtuigd, dat de Armeniers in dezelfde omstandigheden niet hetzelfde zouden hebben gedaan of deden? Ik heb mijn rapporten van missies, uitgezonden door mijn orde in Beyazıt, Van, Erzurum, Erzincan; uit de rapporten weet ik, dat in 1915 toen de oorlog met Rusland begon, het de Armeniers waren, die achter het Turkse leger de revolutie aanwakkarden en de Turksche dorpen en nederzettingen ontvolkten en met den grond gelijk maakten. De verdere gebeurtenissen, die daarna in Turkije voorvielen, waren alleen de gevolgen van deze eerste vijandelijke houding der Armeniers. Ik geef toe, dat er verschrikkelijke dingen gebeurd zijn; er is zooveel bloed gevloid als nog nooit te voeren. Maar onschuldig waren de Armeniers aan het ontstaan van het bloedbad niet. En wanneer de Turken dan verder gegaan zijn dan nodig was, dan ligt daarvan de schuld niet alleen bij de Turken, maar bij de mentaliteit van Azie, waar de volkenhaat dieper gaat dan bij de Europesche volken en waar de oorlog beesachtige vormen aanneemt.”
“Zie b.v. naar Trabzon. Gij hebt de platgebrande Armeensche wijken gezien, maar hebt hij ook de platgebrande Turksche wijken aanschouwd? Hebt gij op de nog frissche graven van de Turksche bevolking gelet? Neen! Ziet toen de Armeniers zich in de zelfde positie bevonden als de Turken, toen zij zegevierend voortrukten onder de bescherming van het Russische leger, toen herhaalde zich het schouwspel van het jaar 1915, maar toen moesten de Turken het ongelden. Waar de Armeniers een Turk vonden, daar werd hij onbarmhartig neergehouwen, waar zij een Turksche moskee zagen werd deze geplunderd en in brand gestoken. Turksche wijken gingen even goed in rook en vlammen op als Armeensche wijken. Gij gaat thans het land in en gij zult de sporen van den oorlog kunnen volgen: Bayburt, Erzincan, Erzurum en Kars. Gij zult nog rookende puinhoopen zien; gij zult nog bloed en lijken ruiken, maar dat waren echter Turkse lijken.”
De Franciscaner pater heeft slechts de waarheid gezegd. Maandenlang ging ik dwaars door Armenie en Kurdistan en ik vond bevestigd, wat hij mij verteld had. Na den terugtocht van het Russische leger, die op de Russische vreede volgde, namen de troepen van het z.g. Armeensche leger, de militaire operaties in de bezette Turkse gebieden over. Gedurende de Russische bezetting beschermden de Russen het leven en eigendommvan de Turken. Wat na dan terugtocht van de Russen gebeurd is, is hartverscheurend. De kleine Turksche nederzettingen werden door de benden van generaals Adronits en Murat tot den laatsten man afgemaakt, kerken tot den laatsten steen vernield.
Toen waren de Armeensche verwactingen nog hoog gespannen. Hun plannen reikten ver, omspanden het geheele Turksche rijk. En zij hoopten dat zij met den erfvijand zouden kunnen afrekenen tot den laatsten man, de laatste vrouw, het laatste kind. Ik heb in Erzincan ruines gezien, waar honderden lijken van gewurgde Turken lagen tusschen de puinhoopen. Ik heb licht laten schijnen in putten, die vol lijken waren. Ik heb met eigen ogen gezien, dat graven open gemakt werden, waarin mannen-en vrouwenlijken overelkaar lagen, bij honderden. Wie hadden dit gedaan? Die overwinnende Armeniers.
Deze tooneelen vergezelden mij op den verren, langen weg door Opper-Armenie, Kurdistan tot in Russisch-Armenie. En is het een wonder, dat de Turken, toen zij weer overwinnaars waren, wraak namen, kwaad met kwaad vergolden? Ik moet erkennen dat tijdens den Turkschen opmarsch naar Russisch- Armenie het moorden voortgezet werd door de Turken. Aan den anderen kant van de grens van de Sarıkamış werden de Armeensche vestigingen, die daar tamelijk gezaaid zijn, ontvolkt met vuur en ijzer. De meest verbitterde volkshaat woedde tegen de vroegere overwinnaars, thans overwonnenen , in den beestachtigen vorm, een wild land van Azie eigen. Onze Europeesche hersens begrijpen deze onverbiddelijke haat niet, die volkeren tegen volkeren opzweept tot de ergste gruweldaden. Maar wij mogen niet vergeten, dat Opper-Armenie een land is, waarvan de beschaving vergeleken kan worden met de oer-cultuur der Europeesche volkeren. De volkeren daar zijn geen naties, doch horden. En zoals in den oertoestand der volkeren een ontmoeting van twee hordende vernitiging beteekende van een dezer twee, zoo is men in de bergen om den Grooten Ararat heden ten dage nog niet bedacht op samenleven, doch op vernietiging. In de kale bergen van Opper-Armenie bestaat er geen compromis, alleen strijd op leven en dood. De overwinnaar leeft, de overwonnene kan alleen sterven.
Tijdens mijn verblijf in Alexandropol(Gümrü) gebeurde het volgende, dat een goed licht werpt op de mentaliteit van de menschen aldaar. Uit de richting van de bergengroep Alagöz hoorde men op een dag kanongedonder. De Armenische bevolking, die achter het Turksche front in angst en beven leefde, legden dit kanongedonder zoo uit, dat de Engelschen oprukten tegen de Turken. En zij leefden in de overtuiging, dat de Turken binnen enkele uren verslagen zouden zijn. Onmiddelijk ontstond achter het Turksche front een opstand, en de zwakke Turksche posten in de Armenische dorpen werden op de geraffineerde manier dood gemarteld. Maar de Engelsen kwamen niet. Een detachement van Kafkas- Armeniers had getracht door het dunne Turksche front te breken. Vandaar het kanongedonder. En toen het gevecht een paar uur later voorbij was, kwaam de wraak. De dorpen, waarin Turksche soldaten vermoord waren werden vernietigd. Kan men zeggen, dat de Armeniers geen schuld hadden?
In Alexandropol zelf, in een zuiver Armeensche stad, waar, niettegenstaande de Turksche bezetting, de Armeniers rustig hun werk deden , kwam ik veel in aanraking met toonaangevende Armeniers. Zij leefden voortdurend onder een verschrikkelijke angst, dat op een dag door een onbedachtzame handeling van Armeensche benden de Turken wraak zouden nemen en dat zij dan het eerst er aan zouden moeten gelooven. Een gedellte van Armeensche volk, het beste deel- was voor een vreedzame overenstemmming met de Turken. Men was nu eenmaal gedwongen samen te leven. En dan zou toch alleen verdraagzaamheid een eind kunnen maken aan het moorden. Mat het grootste gedeelte en de benden, de zoogenaamde militairen wilden van vreede niets weten. Hun leuze was : “Zij of wij, een moet te gronde gaan.”
De mannen, die verdraagzaamheid en verzoeninig predikten, werden verwenscht door het gros van het Armeensche volk. Men zei mij openlijk in Armeensche kringen: “Nu zijn de Turken baas. Maar spoedig zullen wij weer heer en meester zijn en dan zullen we geen enkelen Turk, die in onze handen komt in leven laten. Tusschen ons is geen overeenstemming mogelijk. Wij hebben een rekening eeuwen oud te vereffenen. Onze strijd is zoo oud als ons volk. Deze strijd begon op den dag, waarop de Turken in ons land kwamen en zal tot den dag duren, waarop wij op zij te gronde gaan. Een verzoening willen wij niet. Vervloekt zijn zij , die vriendschap sluiten met de Turken. “
Zoo was de stemming in een tijd, waarin de Armenen geen hoop hadden ooit van de Turken bevrijd te worden. Het zag er naar uit, alsof de overwinnende halve maan geheel Russisch- Armenie tot zich zou trekken.
Hiernaar kan men beoordelen, wat er gebeurd is, toen de Turken moesten terugtrekken en de Turksche vestiginggen weer in handen van de Armeniers vielen.
Een vergelijk is alleen mogelijk tusschen beschaafde volkeren. Bij de volkeren van het wildste Azie bestaat alleen haat en vernietiging. “De Turken zijn schuldig. Zij hebben gemoord.” Zijn echter de Armeniers minder schuldig, die ook hebben gemoord, zoodra daartoe de macht bezeten?
Azie kan men alleen beoordeelen met Aziatische ogen.
ARŞİVİNİZDE SAKLAYABİLECEĞİNİZ ESKİ HABERLER
Wouter Bos ‘’Soykırım kelimesi dikkatsiz olarak olarak kullanıldı.
Sosyal demokrat İşçi Partisi Lideri Wouter Bos, Parti Genel Başkanı Michiel van Hulten, milletvekilleri, Nebahat Albayrak, Milletvekilleri adayları Keklik Yücel, Huri Şahin, Ali Saraç ve AB sözcüsü Frans Timmermans ile birlikte ortak bir basın toplantısı düzenledi.
 
Gerek parti, gerek kendimin seçtiği iletişim şekli ve gerekse bu kelimenin dikkatsiz olarak kullanılmasında ise bu hususta üzgünüm.
Wouter Bos ‘Malumunuz, artık adet haline getirdiğimiz Türk medyasıyla bu görüşmeyi bu yıl da tekrarlıyoruz. Bu günün en önemli konusu Ermeni meselesi. Ben, daha doğrusu biz, şunun farkındayız: Son dönemlerde gerek partinin ve gerekse benim bu tartışmadaki görüşlerimiz hakkında çok yanlış anlaşılmalar meydana gelmiştir. Bunun sebebi şu ana dek bu mesele hakkında gerek parti, gerek kendimin seçtiği iletişim şekli ve gerekse bu kelimenin dikkatsiz olarak kullanılmasında ise, bu hususta üzgünüm. Bu meselenin çok önemli olduğunu, gerek yandaşlarımızın, gerek üyelerimizin çoğunun nezdinde çok önemli olduğu ve halen de önemli olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle bu hususa bugün açıklık getirme fırsatı bana verildiği için de ayrıca müteşekkirim. Bu hususa ilk önce şu tespitle açıklık getirmek istiyorum: PvdA partisinin Ermeni meselesi hususundaki görüşü, Hollanda’daki diğer siyasi partilerinin ve aynı zamanda Hollanda hükümetinin aynısıdır. Bu görüş: Yüzyılın başında Türk ve Ermenilerin de katıldığı savaşta çok kişi yaşamını yitirmiştir. Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılmasıyla sonuçlanacağı bu süreçte Türkiye’de kendi tarihinin bu kısmıyla da yüzleşip çözüme kavuşturması gerektiğini düşünmekle birlikte, bu konuyu şu anda aynı zamanda yürürlükte olan başka bir tartışmayla ayırt etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu tartışmanın salt uluslar arası hukuki tartışma olduğu ve yine Cenevre sözleşmesinin unsurlarının kesin şartlarına göre, de bir soykırım olup olmadığı tartışması hakkında, gerek hükümet gerekse diğer partiler ve bizim partimizin görüşü bu hususta görüş belirtmemekte.
Hukukçular çözsün
Fakat ama bu soruna özellikle hukukçular ve tarihçiler tarafından araştırılması gerektiğini ve Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım sürecinde tarafların bu konuda bir çözüme ulaşmaları ve tabiî ki ilk planda Türkler ve Ermeniler, biz çözüme ulaşmalarını ümit ediyoruz. Bu kapsamda Türkiye’nin arşivlerini açmaya hazır olmasını sevinçle karşılıyor Ermenilerinde Türkiye’nin çözüme katkı adına yapmış oldukları adımı aynı bir şekilde yapmalarını ümit ediyoruz. Bu konuda kısaca anlatacağımız budur.
Oylarınızı parti programlarına göre verin
Türk seçmenlerin 22 Kasımda yapılacak seçimlerde bu soruna bağlı kalarak değil, partinin programında öngördüğü temel ilkeleri dikkate alarak oylarını kullanmalarını bekliyoruz. Hollanda son yıllarda çok değişmiştir. Bir takım reformlar gerekliydi, Hükümette biz olsaydık, bizde bir takım ekonomik reformları gerçekleştirmek zorunda kalırdık. Fakat gördük ki bu ekonomik reformlar sonucunda insanlar arasındaki farklılıklar artmıştır. Fakir zengin arasındaki farklar, yerli yabancı arasındaki farklar, hasta ve sağlıklı insanlar arasındaki farklar, bu ekonomik reformların farkına varan insanlar ve fark etmeyen insanlar arasındaki farklar gitgide büyümüştür. Gelecek seçimlerdeki alacağımız en büyük karar bu farklılıkları büyüteceğiz mi veya köprüler kurup bu farklılıkları azaltacak mıyız? Bu sonuncusu bizim seçimimiz ve ana mesajımızdır.
Yaşanılabilinir Hollanda için çalışacağız
Biz Hollanda’nın yaşanmak için iyi bir ülke olduğuna inanıyoruz daha sosyal bir ülke olduğuna ve fakir ve zengin, yabancı ve yerli arasındaki bu farkları azalttığımız takdirde yeniden güçlenebileceğimize inanıyoruz. Programımız buna yöneliktir. Dayanışmanın tekrar kazanılması, büyük şehirdeki problemli semtleri insanları, buradan kaçtığında kendini şanslı hissetmeleri yerine tekrar buralara gelmek istedikleri semtler haline getirmek istiyoruz. Programımız aynı zamanda Hollanda da ki mevcut tüm yetenekleri şu an kenarda kalmış olan yetenekler dahil, kullanmaya yöneliktir. Çünkü biz Çin veya Endonezya rekabetinden korkmaya gerek olmadığını ve dayanışmanın gelecekte de ödenebilir halde tutmak için herkesin elini taşın altına koyması gerekir. her şeyden ve herkesten istifade etmemiz gerekir ve bu ülkede insanlar arasında meydana gelen farklılıklar, halen çok fazla olan işsizlik ve gençler arasında işsizlik oranında ve yine bu grup içerisinde yabancıların büyük oranı oransız yüksek olması çok fazla yetenek kullanılamamaktadır. Bu o insanlar için kötüdür ve toplum olarak ta bunu kaldıramayız. Bu seçim programımızın ana mesajıdır, yani ülkenin hangi şekilde görünmesini istediğine yönelik ve geleceğinizi birlikte nasıl organize edeceğinize yönelik bir mesaj.
İş piyasasında ayrımcılık ve fakirlik bu dönemde had safada
Bu anlatım aynı zamanda Türk yandaşlarımızın da 2 nedenle ilgisini çekecektir. Birincisi, maalesef hala orantısız bir ölçüde Türk uyruklu insanlar fakirlik ve iş piyasasında ayrımcılıkla karşılaşmaktalar ve var olan tüm yeteneklerinden istifade etme fırsat olmadığını. Bizim Hollanda toplumuna mesajımız ayrımcılık istemediğimizi ve herkesin katılmasını istediğimizi ve yeteneklerini kullanmasını istediğimizi ifade ederken bu özellikle bu insanlar için geçerlidir. İkinci neden kanaatimce Hollanda’da ki çoğu Türk uyruklu insanlar kendilerini hala PvdA partisinin mesajına bağlı hissettiklerini ve az önce andığım farklılıkların arttığı ve bu nedenle de Hollanda da yerli ve yabancı farklılıklar çok daha keskin ve daha büyük olmuştur. Geçen senelerde Hollanda da çok sert ve kutuplaştırıcı bir entegrasyon tartışması yaşadık. Belki bazen çözümü yakınlaştırmak için bazen sert ve kutuplaştırıcı olmanız gerekir, fakat son senelerde kutuplaşmanın çözümü daha da uzaklaştırdığını görüyoruz.’’
Albayrak, ‘’Wouter Bos bu ülkede birleştirici olacak’’
Parti listesinin ikinci sırasında yer alan milletvekili Nebahat Albayrak’da ülkenin onca sorunu ve tartışılması gereken noktalar varken, Ermeni iddialarının gündeme taşınmasını doğru bulmadığını söyledi. Nebahat Albayrak ‘Özellikle önceden listede 2. sırada olmamdan dolayı gurur duyuyorum. Bende bu hususta çok söylemler ve sorular duydum ve PvdA’nın yabancıların emansipasyon hakkında düşündüğünü bildiğinizde sadece yabancı olmanız yeterli değildir. Zayıf semtlerde kısıtlamaya gitmek doğru olmaz ve yabancı çocukların diplomasız okuldan ayrılması kabul edilemez. Söylemek istediğim tek şey var. Ben Wouter Bos’un farklı bir Hollanda’yı temsil ettiğini ve bu nedenle de bu ülkenin başbakanı olmasını istiyorum. Çünkü o sadece az önce anlattığı o köprüyü değil ve Hollanda’da şu anda ihtiyacımız olan diğer köprülerde kurabileceğini de inandığım için. O bu ülkede birleştirici olacaktır ve yine o ülkemizi sırtı dik ve gururla yurt dışında da savunacağı için Wouter Bos’ın listesinde 2. olmamdan dolayı tekrar gururluyum’ dedi.
          
Erdinç siyaset dışına itilmedi.Yerel çalışmaları sürüyor
Wouter Bos, son olarak Milletvekili adaylığında liste dışı kalan Erdinç Saçan’ın tamamen siyaset dışına itilmediğini, partinin yerel örgütünde çalışmasını sürdürdüğünü belirtti. Bos, Türk kökenli aday Saçan’ın Ermeni iddiaları konusunda partinin genel görüşüyle çeliştiği için çıkarıldığını yineledi ancak listeden atılmasından da üzüntü duyduğunu söyledi.
Sosyal Demokrat İşçi Partisinin Avrupa Birliği sözcüsü, Frans Timmermans da bir gazetecinin, Ermeni konusu Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde kıstas olmamasına rağmen parti olarak bu konuya neden bu denli önem verdiklerine ilişkin sorusuna karşılık, bu konunun Kopenhag Kriterleri arasında yer almadığını kabul ettiğini, ancak bunun yalnız Hollanda’nın değil, Avrupa’nın bir meselesi olduğunu savundu.
********************************************************************************
      Biz uyarmıştık ama dinlemediler…
Ermeniler, Hollanda’nın başına bela oldular!

* Kendi ülkelerinden kaçanlar bile kıyıma uğradıklarını iddia ediyorlar.
* Ama Hollandalı yargıçlar bu yalanlara inanmıyorlar.
* Sınır dışı kararlarına rağmen sırra kadem basan Ermeniler, çocuklarını
geride bırakarak, istismar yollarına başvuruyorlar.
C:\Users\Ilhan\Desktop\Subat 2019 Bultenine girecekler\IMG_1555.jpg
Hollanda’daki Türk göçmen tarihinin başından bu yana, sıkça cereyan eden saçma Ermeni iddialarının yaşattığı kargaşa devam ediyor.
Bir zamanlar, saçma iddialara inanan Hollandalılar’a, ‘Yapmayın, etmeyin, bunlar bir gün sizin başınıza bela olacak’ diye uyarılarda bulunmuştuk.
İşte, o günlerde uyarılarımıza kulak tıkayan Hollandalılar, şimdilerde ceremeyi çekmeye başladılar.
Nedir Hollandalılar’ın çekmeye başladıkları cereme?
Ermenistan’dan (Dikkat ediniz, Türkiye’den değil, kendi ülkelerinden) gelip Hollanda’dan sığınma talep edenlerin sayısı bir hayli arttı.
Yargı kararlarına rağmen, sınırdışı edilmekten kurtulmak için kayıplara karışan Ermeniler, ülkenin en büyük gazetelerinden ve de sosyal demokrat görüşlü olan De Volkskrant’a iki sayfa halinde konu oldular.
Sığınmacı Ermeniler arasında en çok dikkat çekenlerden biri, Armina Hambartsjumian adlı kadının 2 çocuğu ile birlikte sığınma isteğinin ret edilişiydi. Sınırdışı edilirken, Howick (13) ve Lili (12) adlı çocuklarını gizli bir adrese bırakıp ülkesine tek başına dönen annenin dramatik hikayesi Hollanda’da gündemden düşmemişti. İki çocuğun da sınırdışı edşlmesi gerektiğine karar veren Danıştay’a rağmen, Hollanda parlamentosu özel bir oturumda bu çocuklara ikamet izni verilmesini sağlamıştı.
Hollanda’da bu durumda olan tam 740 Ermeni var.
700 Ermeni, ülkede özel olarak açılan sığınma evlerinde yaşıyor.
Ermeni başvurularının yüzde 90’ı ret ediliyor.
389 Ermeni gitti ama bunların yüzde 64’ünün nereye gittiği belli değil.
Akılları başlarına geldi
Hollanda’da sığınmacılara yardım eden görevlilere göre, ret kararlarından sonra en çok sorun çıkaran sığınmacıların Ermeniler olduğunu belirtiyorlar.
Sığınma istekleri ret edilenlerin hukuki işlerine bakan STUV kurumu hukukçularından Guyonne Metsers şöyle diyor: ”Ermenistan’daki ortam tabii ki iç açıcı değil. İnsanların kendilerine ve çocuklarına daha iyi bir yaşam için arayış içinde olmaları da doğaldır. Ama sığınmacı olmak için belli kurallar vardır. Bu kurallara uymayanlar ülkelerine geri gitmek mecburiyetindedir. Bize başvurular arasında, akla hayale gelmeyecek korkutucu durumlar vardır. Örneğin, Kongo’dan gelen bir sığınmacının o ülkeye geri dönmesi düşünülemez. Zira hemen katledilirler. Ama Ermenistan’da böyle bir durum yoktur.”
D:\FOTOGRAFLARIN TAMAMI-isimlendirildi.Dec 2017\Ermeni dvasi anlatildi.JPG
Lahey’de yaptığımız basın toplantısının kupürü.
Nasıl başladı?
Hollanda’ya ilk Ermeni ve Süryani sığınmacılığı Twente bölgesindeki Enschede, Almelo ve Hengelo kentlerinde başlamıştı. Türkiye’den göç eden Ermeni ve Süryaniler, ”Orada, Hıristiyan olduğumuz için bize saldırılıyor, kesim hayvanlarımız öldürülüyor, çocuklarımıza tecavüz ediliyor” gibi iddialar ile, Hollandalılar’ın yumuşak kalplerine girmeye başlamışlardı. Bu işi oradaki bir avukat üstlenmişti. Öyle ki, ilticacı Ermeniler kendilerini daha çok acındırmak için kiliselere sığınmaya başlamışlardı. Hollanda medyasının körüklemesiyle, Hollandalılar’ın Türkler’e bakış açısı değişmeye başlamıştı.
Bu gelişme tüm Türkler’i çok rahatsız etmişti.
İşte bu nedenle biz medya mensupları olarak Lahey’de bir basın toplantısı düzenlemiştik.
Hollanda medyasına bilgi vermek için düzenlediğimiz bu basın toplantısında, ‘Bakın, biz bu Ermeni kardeşlerimize sığınma hakkı verilmesini candan istiyoruz. Ama bunların ortaya attıkları suçlamalar çok aşırı. Bu yüzden Hollandalı komuşularımız bize ‘Hıristiyan düşmanı’ olarak bakmaya başladılar. Biz bundan çok rahatsızlık duyuyoruz.’ diyerek çeşitli belgeler sunduk.
Bizim bu girişimimizden sonra, Mardin’e giden bir Hollanda TV ekibi, oradaki halk ile ve Ermenicede çeşitli şekilde adlandırılan rahiplerle yaptıkları söyleşilerde, herhangi bir eziyetin yaşanmadığını ortaya koydular.
Ermeni ve Süryani yalanları birkaç yıl daha sürdükten sonra sönüp gitti.
Ama daha sonra, Türkiye’den değil, Ermenistan’dan gelen sığınmacı derdi başladı.
Zor günler yaşadık
Sözde Ermeni soykırımı konusunda Hollanda’da pek çok zorluklar yaşadık.
Assen kentinde kurulan bir Ermeni Anıtı öncesinde çok hareketli davrandık ama önleyemedik.
Aynısı Almelo kentinde yaşandı. Ermeniler bu kez kilisenin içinde bir Anıt diktiler.
Daha sonra, Ermeni iddialarının ‘Soykırım’ olarak tanınması için Hollanda parlamentosunda oylama yapıldı. Bu oylama öncesinde Başbakan Yardımcısı olan İşçi Partili Wouter Bos ile görüşmüş ve yaptıklarının yanlış olduğunu söyleyerek, 1920 yılında, Handels Blad gazetesine yazan bir Hollandalı araştırmacının yazılı metnini sunmuştum. O zaman soykırım iddiası onaylanmamıştı.
Ama daha sonra bu konu yeniden gündeme geldi. Bakın o zaman ne yazmıştım:
Ülkeler arası sorunların yargılandığı Yüksek Adalet Divanı ile tüm dünyada ün yapan LAHEY, son yıllarda kurulan Savaş Suçluları Mahkemesi ile ününe ün katıp, insan hakları konusunda hayranlık kazanırken, Lahey Parlamentosu’nda alınan iğrenç bir karar, hem şaşırttı ve hem de nefret uyandırdı.
Türkiye’yi, ‘Ermenilere soykırım yaptı’ suçlaması ile oylayan Hollanda parlamentosundaki oturuma katılan 145 üyeden 142’sinin tamamı ‘kabul’ oyu verirken, Türkler’in kurduğu DENK partili 3 milletvekili ‘ret’ oyu verdi.
Kendi geçmişlerini görmezden gelen Hollandalılar, sözde Ermeni Soykırımı’nı ikinci ve hatta üçüncü kez mecliste tartıştılar ve kabul ettiler.
D:\FOTOGRAFLARIN TAMAMI-isimlendirildi.Dec 2017\Ermenileri baskisi sonucu CDA partisi milletevilligi listesinden atilan Osman Elamci Ayhan Tonca ve PvdA partisi milletvekilligi listesinden atilan Erdinc Sacan.JPG D:\FOTOGRAFLARIN TAMAMI-isimlendirildi.Dec 2017\Wouter Bos (Basbakan Yardimcisi) ilhan Karacay.JPG
Erdinç Saçan-Ayhan Tonca-Osman Elmacı Wouter Bos-İlhan Karaçay
Hollandalılar daha önce, siyasi partilerin seçim aday listelerinde yer alan Erdinç Saçan, Ayhan Tonca ve Osman Elmacı adlı 3 Türk’ü, sözde soykırımı tanımadıkları için adaylık listelerinden çıkarmışlardı.
Şimdi de Hollanda parlamentosunda yeni bir komedi sergilendi.
Hollanda’da koalisyon ortağı Hıristiyan Birliği (CU) milletvekili Joel Voordewind tarafından hazırlanan ‘Ermeni Soykırımı’nın tanınması’ önerisine
Türkiye kökenli milletvekilleri tarafından kurulan DENK partisi dışındaki tüm partiler destek verdi. Öneri, 3’e karşı 142 oyla kabul edildi.
Meclis, hükümetten ‘Nitelikli soykırımı kabul etmesi’ talebinde bulunmadı. Hollanda hükümeti, soykırım yerine, ‘Soykırım Meselesi’ demeye devam edecek.
Hollanda geçici Dışişleri Bakanı Sigrid Kaag, alınan bu kararın hükümetin tanıması anlamına gelmediğini, ama 24 Nisan’da Ermenistan’daki ‘soykırımı anma törenine’ hükümeti temsilen bir heyet göndereceklerini söyledi.
Sigrid Kaag, hükümetin, 1915 olaylarıyla ilgili ‘Ermeni Soykırımı’ iddiası konusunda itidallı davranılması gerektiği düşüncesinde olduğunu belirtti.
*******************************************************************************
Brief vanuit Turkse zijde…
Geachte heer/mevrouw,
De laatste ontwikkelingen, waarbij de Nederlanders van Turkse afkomst
hun drie volksvertegenwoordigers kwijt zijn geraakt, is een dieptepunt voor de democratie. Het is een uniek geval in de Nederlandse geschiedenis.Wij betreuren, als Nederlanders van Turkse afkomst, het voorgeval van de volksvertegenwoordigers waarbij de vrije mening monddood is gemaakt.
Het voorgeval is een grote klap voor de politieke participatie van de Nederlanders van Turkse afkomst. De jonge generatie Nederlanders van Turkse afkomst zijn vanwege hun vrije mening uit het politieke veld geslagen, onder het mom van de zogenaamde Armeense genocide.
Als Nederlanders van Turkse afkomst zijn we erg ongerust over deze politieke
ontwikkelingen in Nederland. In een vrij democratisch land als Nederland
kunnen we onze vrije mening kennelijk niet vrij uiten. Hiermee wordt het recht zich kandidaat te stellen uit handen genomen vanwege de verkondiging van de vrije mening die overigens niet de mening van de politieke partij hoeft te zijn. Hierdoor zijn wij diep bedroefd en betreuren de politieke en maatschappelijke ontwikkelingen van de laatste tijd.
Het is betreurenswaardig dat de jarenlange investeringen ten behoeve van het wederzijdse begrip en de investeringen ten behoeve van de vrije mening op deze manier teniet worden gedaan.
Er leven ruim 600 duizend Nederlanders van Turkse afkomst, die in hun dagelijkse leven deelnemen aan het maatschappelijk verkeer in Nederland. Als Nederlanders van Turkse afkomst zijn wij loyaal aan Nederland en aan de hier geldende waarden en normen . Wij zijn volop geïntegreerd in de Nederlandse samenleving en maken deel uit van de gehele Nederlandse samenleving. Dit doet niets af aan het feit dat de in Nederland woonachtige Nederlanders van Turkse afkomst zich juist vanwege deze afkomst zich bezig houden en interesseren voor kwesties aangaande Turkije en de Turkse geschiedenis. Het politieke standpunt van de Armeniërs wordt eenzijdig en blindelings overgenomen zonder enige vorm van onderzoek in te stellen naar de feitelijke afspiegeling daarvan. Hierdoor worden de in Nederland woonachtige Nederlanders van Turkse afkomst diep gekwetst.
Aan de vooravond van de verkiezingen zijn we diep geschokt over het feit dat drie kandidaat-volksvertegenwoordigers door ongegronde redenen uitgeschakeld zijn uit de Nederlandse politieke arena. Dit is een dieptepunt in de geschiedenis van de democratisch verworven vrije mening. Partijen zouden niet van individuele kandidaten mogen verlangen dat zij een standpunt innemen over de Armeense kwestie, waarover niet alleen wereldwijd politiek maar tevens ook wetenschappelijk nog zoveel discussie over bestaat. De vermeende kwestie tussen Turkije en Armenië is nooit in de geschiedenis gedefinieerd als genocide. Het Maltatribunaal dat in het kader van de Armeense kwestie kort na WO-I is ingesteld, is juist afgebroken omdat er geen bewijs voor genocide tegen de Turkse officieren was. Dit Maltatribunaal heeft in 1921 (slechts enkele jaren na WO-I) alle Turkse officieren onschuldig verklaard en vrijgesproken. Nu bijna een eeuw later tracht men de Nederlandse volksvertegenwoordigers en daarmee ook de kiezers voor het blok te zetten door deze onuitgesproken kwestie doorslaggevend te verklaren voor de verkiesbaarheid van hen.
Laten we ons baseren op geschiedkundige feiten en niet op losse uitspraken. Hierbij dient duidelijk vast te staan dat de Turks-Armeense kwestie in geen geval kan worden vergeleken met de Holocaust in WO-II. Hierbij refereren wij naar het onderzoek van de Amerikaanse Professor in Geschiedenis en Demografie verbonden aan de Universiteit in Louisville, Justin McCarthy. Het verbaast ons dan ook dat ondanks diverse duidelijke bronnen, een aantal politieke partijen zich achter de Armeense standpunt verscharen.
Hierbij vragen wij u dan ook nadrukkelijk rekening te houden met de maatschappelijke
consequenties van uw politiek keuzes. Wij vragen u hierbij dan ook zich te houden aan het democratische beginsel genoemd in artikel 7 van de Nederlandse grondwet. Daarnaast wensen wij een vreedzame samenleving waarbij wederzijds begrip en respect één van de pijlers vormt van de Nederlandse samenleving.
*****************************************************************************
ROTTERDAM,- Integratie-wethouder Orhan Kaya irriteert zich mateloos aan de discussie over de ‘Armeense genocide’ die op het moment wordt gevoerd.
CDA en PvdA hebben drie kandidaat-Tweede Kamerleden van de lijst gehaald, omdat zij de erkende volkerenmoord uit 1915 ontkennen. Een rondgang van deze krant leerde gisteren dat ook Turks-Rotterdamse politici de moord op tenminste 800.000 Armeniërs weigeren als ‘genocide’ te bestempelen. ,,Wat is dit toch een vervelende vraag,” aldus Kaya. ,,Het lijkt wel op een klopjacht op Turkse raadsleden. Iedereen moet plots kleur bekennen, en dan nog wel over zo’n gevoelig onderwerp als genocide. Dit is enorm beladen, daar kan je toch niet even 1-2-3 antwoord op geven?”
Kaya, zelf van Koerdische afkomst, zegt geen zin te hebben in deze discussie. ,,Als historici het als genocide bestempelen, geloof ik dat. Maar dit zijn echt niet de belangrijkste problemen die Rotterdammers op het moment bezighouden. Hier kom ik geen stap mee verder. Deze zaak hoort thuis in het Europees parlement.”
Wel begrijpt de GroenLinks-wethouder dat landelijke politieke partijen Turken van de kieslijst halen als ze ‘openlijk en uit eigen beweging’ de Armeense genocide ontkennen.
Volgens westerse historici is de moord op de christelijke Armeniërs in de nadagen van Ottomaanse Rijk een bewuste zuiveringspolitiek geweest van de Turkse overheersers. In Turkije is het daarentegen strafbaar om over genocide te spreken.
PvdA-wethouder Hamit Karakus pleitte, net als partijgenoot Nebahat Albayrak, voor een ‘grondig en objectief’ onderzoek naar de gebeurtenissen.
(Ermeni tarihçi Dabağyan: “Soykırım değil”)
Armeense historicus Dabağyan:
“Geen genocide”

De Armeense historicus Levon Panos Dabağyan is het helemaal zat. Volgens Dabağyan wordt de discussie rondom de vermeende  Armeense ‘genocide’ van 1915 al te lang gedomineerd door Dashnaktsutyun (afgekort tot Taşnak; de Armeense Revolutionaire Vereniging).

Dabağyan legt nadrukkelijk uit in zijn boek ‘The Armenian Relocation’ op het feit dat er sinds 1915 (nog) steeds geen direct bewijs is gevonden, dat de Osmaanse overheid er nauw bij betrokken was. Hierop concludeert Dabağyan dat  het dan “maar geen genocide genoemd moet worden. Er is tenslotte geen direct bewijs voor, en het indirecte bewijs werd tijdens de Maltatribunalen niet als belastend genoeg gezien waardoor alle Osmaanse Turken werden vrijgelaten.”

Wat nu belangrijk is volgens Dabağyan is de toekomst tussen de twee volkeren: “in 1915  zorgde Dashnaktsutyun voor massale Armeense opstanden binnen het Osmaanse Rijk waardoor vele honderdduizenden Osmaanse Turken en Armeniërs het leven lieten, deze Dashnaktsutyun nu  zit in de Armeense regering en zijn ze weer verantwoordelijk voor het armoedige  leven van de Armeniërs. De Turken zijn in Malta vrijgesproken van schuld, nu moeten we Dashnaktsutyun berechten voor hun decennialange onderdrukking van het Armeense volk.”

Regeringspartij Dashnaktsutyun spendeert jaarlijks vele miljoenen dollars aan Armeense lobbygroepen over de hele wereld om zo druk uit te oefenen op de Westerse regeringen om de ‘genocide’ te erkennen. Dit terwijl Armenië tot één van de armste landen ter wereld behoort en vele Armeniërs een armoedig leven leiden. Het geld kan volgens Dabağyan veel beter besteed worden “aan een
noemenswaardig bestaan van de Armeniërs dan aan extreemnationalistische waanideeën van Dashnaktsutyun over een Groot-Armenië”.

*******************
(Türkiye Enstitusü de iddiaları çürütüyor)

Turkije Instituut ontkracht aantijgingen van 1,5 miljoen doden bij de Armeense kwestie

Het toonaangevende Turkije Instituut in Den Haag heeft in april 2009 aangegeven dat er in de  Armeense ramp van 1915 “ongeveer 600.000 tot 800.000 Armeniers zijn gestorven.” Wat ook opviel in het onderzoek van het instituut, waar medewerker Marjanne de Haan
haar scriptie over ‘de rol van de Armeense kwestie in de Turks-Europese
betrekkingen’ schreef, was het consequente gebruik van het woord
“genocide kwestie”.

Turkije Instituut, opgericht door oud-minister en tevens hoogleraar Brinkhorst alsmede hoogleraar Turkse Studies Erik-Jan Zürcher, geeft verder ook aan dat het gebrek aan intentie ook naar voren komt in de archieven. Er is namelijk nog steeds geen document gevonden
waarin het Osmaanse bestuur opdracht geeft tot ‘vernietiging’ van het Armeense
volk. De Armeense groepen die in de 20ste eeuw documenten
overhandigden aan rechtbanken werden al snel ontmaskerd als fraudeurs, omdat
onderzoek aantoonde dat de documenten vervalsingen waren. Hedendaags
accepteert geen van de serieuze objectieve historici deze documenten; de Armeense
lobbygroepen, waaronder socioloog Vahakh Dadrian, erkennen de documenten wel maar laten daarmee hun subjectiviteit blijken.
Hiermee komen we gelijk op het
grote probleem van de Armeense lobbygroepen, het academische debat wordt
gehinderd door de vele vervalsingen van documenten door Armeense
fanatiekelingen. Ook misbruiken “politieke tegenstanders van Turkse toetreding
tot de EU, Turkije’s ontoegeeflijke standpunt over de kwestie als een
blijk van ongeschiktheid”, aldus de website van het Turkije Instituut.

*******************************************************************************
Mustafa Özcan hekelt vragenstellerij over Armeense genocide
“Het is duidelijk dat in deze periode in de Turks-Armeense regio verschrikkelijke wreedheden zijn begaan, maar of echt sprake is van genocide is niet onomstotelijk vastgesteld”. Aldus het GroenLinks raadslid Mustafa Özcan in antwoord op vragen van het huis-aan-huisblad Amersfoort Nu.
Hieronder de vragen van journalist Kees Quaadgras van Amersfoort Nu en de antwoorden van raadslid Mustafa Özcan van GroenLinks Amersfoort.
Geachte heer Quaadgras,
U vroeg mij per mail om een reactie op drie vragen. Deze doe ik u hierbij toekomen.
Vraag 1. Wat is uw standpunt over de vraag of in 1915 wel of geen genocide in Armenië heeft plaats gehad?
Het is duidelijk dat in deze periode in de Turks-Armeense regio verschrikkelijke wreedheden zijn begaan, maar of echt sprake is van genocide is niet onomstotelijk vastgesteld. Geleerden, nationaal en internationaal, zijn het daar onderling niet over eens. De Neder­landse wetenschapper Erik-Jan Zürcher en de Amerikaanse politicoloog Guenter Lewy houden genocide voor mogelijk, maar geven ook aan dat de verschillende bronnen politiek gekleurd zijn en dat hard bewijs daarvoor ontbreekt. Andere wetenschappers, zoals de Amerikanen Bernard Lewis en Justin McCarthy, zijn van mening dat genocide niet heeft plaats­gevonden. Zij spreken liever van deportaties. Voor genocide is het noodzakelijk te bewijzen dat een regering doelbewust heeft aangestuurd op volkerenmoord. Juist dat bewijs ontbreekt tot op heden.
Daarom pleit ik er voor dat Turkije en Armenië samen een onafhankelijk onderzoek opzetten en hun archieven openstellen om de waarheid boven tafel te krijgen. Nederland zou hierin kunnen bemiddelen. Alleen op deze manier heb je een gefundeerde basis voor een dergelijke beoordeling. Als daaruit zou blijken dat inderdaad een genocide heeft plaats­gevonden, dan ben ik ook bereid om die genocide te erkennen. Anders moeten diegene die ons met ongefundeerde argumenten beschuldigd hebben, hun excuses aanbieden aan het Turkse volk.
Ik heb begrepen dat er ook een wetsvoorstel van de ChristenUnie op de agenda van de Tweede Kamer staat over een verbod op ontkenning van genocide, inclusief de vermeende Armeense genocide. Ik heb grote moeite met dit wetsvoorstel, omdat dit mij dwingt om op een bepaalde manier te denken. Dit beschouw ik als een inbreuk op mijn recht van vrije menings­uiting en dat van vele Nederlandse Turken. Die dwang zou wel eens negatief kunnen uitpakken voor het integratie­proces in Nederland. Dat kan toch niet de bedoeling zijn.
Vraag 2. ben je nog steeds Turks, of genaturaliseerd tot Nederlander? Of wellicht een dubbele nationaliteit?
Voor u en voor anderen ben ik een Nederlandse of Amersfoortse Turk. Ik vind dit trouwens een rare vraag. Wat heeft dit met het Turks-Armeense conflict uit 1915 te maken?
Vraag 3. wat betekent dit antwoord voor mijn functioneren als raadslid?
Niets, zolang de vrijheid van menings­uiting heilig is voor ons en voor onze democratie.
Algemeen
De kwestie dat Turkse volksvertegenwoordigers aan de tand gevoeld worden over hun mening over een kwestie uit 1915 en daarvoor zelfs door hun partijen (CDA en PvdA) van de kandidaten­lijst worden gehaald, heeft mij pijnlijk geraakt. Dit heeft voor mij alles met de vrijheid van meningsuiting te maken. Er wordt, speciaal van de etnische kandidaten, een grotere politiek correctheid gevraagd, dan van welke andere kandidaat ook. Dat stuit veel Turken en Marokkanen tegen de borst. Zij zijn zwaar teleur­gesteld en keren zich af van de politiek. Dat kan toch niet de bedoeling zijn.
Gelukkig doet GroenLinks hier niet aan mee. Kandidaten bij GroenLinks worden niet van de lijst gehaald wanneer zij niet willen spreken over genocide op de Armeniërs door Turkije. Het past niet binnen GroenLinks om op deze wijze (zoals bij de PvdA en CDA) de fractie­discipline in te vullen. Ook vindt GroenLinks het onzin om Turkije op deze grond uit te sluiten voor het lidmaatschap van de Europese Unie. De huidige Turkse generatie mag niet enkel op deze kwestie in haar geschiedenis worden beoordeeld.
Het ging tot voor kort zo goed met de politiek participatie van Turkse gemeenschap in Nederland. PvdA en CDA hebben hier nu een ‘autobom’ onder geplaatst. Het lijken wel oude Polit­bureaus!
****************************************************************************
Een bloemenshow van 5 personen op de genoemde plek
In plaats van een haatmonument hebben zij bloemen neergezet
  • Het is duidelijk geworden dat het plan in Assen gesteund werd door Armenie
  • Om het haatmonument van 2 meter te plaatsen zijn 5 parlementariers naar Almelo gekomen
  • Het feit dat het plaatsen van het haatmonument niet doorging en een flop werd en waarover nu een nieuw besluit genomen moet worden vanwege de druk van de Turken, heeft de fanatieke Armeniers kwaad gemaakt
  • Na de Armeniers hebben ook de Syrische orthodoxe christenen geprotesteerd
Door: İlhan KARAÇAY
ASSEN/ALMELO,- Fanatieke Armeniers zijn kwaad geworden omdat de plaatsing van het haatmonument, dat de zogenaamde volkerenmoord moest symboliseren, in de Nederlandse plaats Assen niet doorging.
Naar aanleiding van de druk die uitgeoefend is door de Turkse organisaties heeft de gemeente Assen besloten om over dit onderwerp een nieuwe beslissing te nemen en deze keer wordt er geprotesteerd door de Armeniers.
“Ons democratisch recht is ons ontnomen, de gemeente heeft toegegeven aan de druk van de Turken”. Hiermee begonnen de fanatieken drukte te maken en zij hebben hun geloofsgenoten uit de omgeving van Twente, die tot nu toe hun mond niet open hebben gedaan, om hulp gevraagd.
Plan van Armenie
De persoon die in Assen als een “onschuldige Armeense landgenoot” op het toneel verscheen, bleek niet de enige te zijn die het haatmonument wil plaatsen. De Armenier, die eerder al “schooier” genoemd werd, bleek dit niet te zijn, maar het blijkt dat hij door de regering van Armenier gesteund is.
Toen het 2 meter hoge haatmonument op 24 april geplaatst zou worden met een ceremonie, kwamen de burgemeester en wethouders van de gemeente Assen erachter dat er 5 parlementariers uit Armenie over waren gekomen voor de uitvoering van dit verzoek, waarvan zij dachten dat het een “onschuldig persoonlijk verzoek” was en het bleek dat dit initiatief direct door de Armeense staat was georganiseerd. De burgemeester en wethouders van de gemeente Assen waren verbaasd toen zij hierachter kwamen.
Toen de 5 Armeense parlementariers, die samen met het monument naar de stad Almelo waren gekomen, daar gingen wachten en tegenover de Nederlandse media een verklaring aflegden waarin zij de regering om steun verzochten, zijn zij in hun eigen kuil gevallen.
De “Dove Sultan”, de burgemeester van Assen en haar medewerkers, die eerder al gewaarschuwd waren om de buitenlandse problematiek niet naar Assen te laten brengen, kwamen er achter dat dat wat zij zagen als een “onschuldig verzoek van een landgenoot” een gemeen plan was.
Een bloemenshow van 5 personen
De vreugde van de Armeniers om op 24 april het monument te gaan plaatsen op de begraafplaats te Assen was snel over. Ondanks de waarschuwingen van de Turkse gemeenschap tegenover de politie, zijn 5 Armeniers stiekem de begraafplaats binnengedrongen en hebben zij op de plek waar het monument geplaatst zou worden bloemen neergelegd.
Toen de Armeense parlementariers niet naar Assen konden komen vanwege de voorzorgsmaatregelen die de politie had getroffen om ongeregeldheden te voorkomen, hebben zij 24 april met een kerkdienst in Almelo herdacht.
Het verzoek wordt openbaar gemaakt
Het nieuwe verzoek voor een haatmonument in Assen is op 27 april openbaar gemaakt. De inwoners van Assen kunnen hun reacties op dit verzoek schriftelijk bij de gemeente bekend maken. Nadat het verzoek van de Armeniers officieel in de kranten heeft gestaan, zullen de Turken in Assen en de landelijke Turkse organisaties schriftelijke protesten gaan sturen.
En nu de Syrisch-orthodoxe christenen
De Syrisch-orthodoxe christenen, die al zolang als de Armeniers in de geschiedenis bezig zijn met activiteiten er de voorkeur aan hebben gegeven om onpartijdig te blijven, hebben in de stad Enschede een tent opgezet en zij hebben daar spandoeken opgehangen. Hiermee begonnen zij een protestactie waarbij zij beweren ook slachtoffer te zijn van volkerenmoord.
Toen wij naar Enschede gingen om deze protestactie van dichtbij mee te maken zeiden de Syrisch-orthodoxe christenen tegen ons: “Wij zullen het Turkije betaald zetten dat zij volkerenmoord hebben gepleegd tegen de Syrisch-orthodoxe christenen”.
Toen wij vroegen of zij op het ogenblik problemen hebben met Turkije of met de Islamitische Turken gaven zij het volgende antwoord: “Wij hebben op het ogenblik geen problemen met Turkije of met de Islamitische Turkse bevolking”. Toen wij vroegen of deze actie het gevolg was van de provocaties van de Armeniers, zeiden zij “Wij laten ons door niemand ophitsen.”
Een Syrisch-orthodoxe christelijke vrouw genaamd Targat, die speciaal voor de protestactie vanuit Zwitserland was gekomen vertelde dat zij al 85 jaar is opgegroeid met de verhalen van de volkerenmoord, “Vanaf mijn kindertijd zijn wij opgegroeid met de verhalen van de volkerenmoord. Deze verhalen hebben diepe sporen achtergelaten in onze hersenen. Het is niet mogelijk om dit te vergeten. Op 24 april hebben wij net als de Armeniers besloten om te protesteren.” zei zij.
De eerste keer een gemeenschappelijk protest
De Syrisch-orthodoxe christenen die leven in de Europese landen hebben tot aan de dag van vandaag geen gezamenlijk protest georganiseerd. De Syrisch-orthodoxe christenen worden herinnerd met de verhalen over de dagelijkse kwellingen die zij 20 jaar geleden hielden om asiel aan te kunnen vragen. Zij zochten hun toevlucht in de kerken en zeiden “De Turken hangen ons op, zij slachten ons af, zij verkrachten onze dochters en zij stelen onze dieren”. Dit waren de valse beschuldigingen die zij toen uitten om asiel aan te kunnen vragen, maar al een tijdje werd er niets meer van hen gehoord.
De dove Sultan is op het goede pad
Commentaar: İlhan Karaçay
De lezers van DÜNYA zullen zich herinneren dat wij geschreven hebben over het “haat-monument” , dat in Assen geplaatst zou worden. Toen het zeker was dat er een Armeens gedenkteken geplaatst zou worden op de begraafplaats in Assen heb ik in deze krant een “open brief aan de dove sultan” te weten de Burgemeester van Assen, mevrouw van As-Kleijwegt geschreven waarin ik kritiek uitte hierop.
Ondanks alle waarschuwingen van de Turkse vertegenwoordigers en de Turkse media vond de burgemeester dat het gedenkteken er toch moest komen, vanwege een brief die per ongeluk verstuurd was. Ik heb toen gezegd “Jullie kunnen dat monument niet plaatsen. Als jullie het toch plaatsen, dan zullen jullie terug moeten komen op deze beslissing”. Helaas voor de burgemeester moet zij nu inderdaad terugkomen op deze beslissing.
Om het onderwerp even in herinnering te brengen:
Een Armeense landgenoot die in Assen woont heeft een aanvraag ingediend bij de gemeente waarin hij verzoekt om een “haatmonument” te plaatsen op een belangrijke plaats wat de zogenaamde volkerenmoord moet symboliseren. De Burgemeester en wethouders hebben op deze aanvraag een negatief besluit genomen, maar het secretariaat van de gemeente heeft een verkeerd antwoord geschreven aan de aanvrager waarin staat dat zijn verzoek wel geaccepteerd wordt.
De Turkse organisaties vernemen via een Internet site dat er in Assen een “haatmonument” geplaatst zal worden en als dit nieuws van Internet in onze krant gepubliceerd wordt komen de Turkse organisaties, de ambassade en het consulaat-generaal in Deventer in actie.
Na DÜNYA besteden ook de andere Turkse kranten aandacht aan het onderwerp en daarna ontstaat de beroering. B en W krijgen spijt van de fout die er gemaakt is en zij komen met het argument dat er een juridisch probleem is. Dit hield in dat het verzoek wel zou worden ingewilligd, maar dat er geen monument zou komen, maar een grafsteen.
De Turkse organisaties in Assen zoeken steun bij de landelijke Turkse organisaties. Hierna komt het inspraak orgaan voor de Turken (IOT), wat is samengesteld uit de verschillende Turkse federaties in actie. Vertegenwoordigers van deze instantie hebben een gesprek met B en W gehad. De burgemeester heeft ondanks alle waarschuwingen en kritiek die tijdens dit gesprek geuit zijn, een vreemd persbericht laten opstellen. In dit persbericht staat dat het gesprek met de Turkse vertegenwoordigers heel positief is verlopen maar dat het “haatmonument” toch geplaatst zou worden.
Ook het bezwaar wat de Turken indienden bij de rechtbank te Assen werd afgewezen.
Tijdens al deze negativiteit hebben wij het lef getoond en beweerd dat het haatmonument niet geplaatst zou kunnen worden.
Om in herinnering te brengen wat wij toen gezegd hebben:
“Geachte mevrouw van As-Kleijwegt,
Vergeeft u mij dat ik u “dove sultan” noem. Maar als u wilt mag u ook boos worden op mij en na het lezen van het onderstaande naar de rechter toe stappen.
Als wij u geen “dove sultan” mogen noemen, hoe moeten wij u dan wel noemen, beste burgemeester?
Twee schooiers die in uw stad wonen verzoeken u om een gedenkteken te mogen plaatsen in uw mooie stad in verband met een bewering van hen van een eeuw geleden en u geeft hier toestemming voor zonder hierover na te denken. Eigenlijk had u er eerder wel over nagedacht en u had het geweigerd: Later was u toch verplicht om het verzoek te accepteren in verband met een procedurefout die er gemaakt was.
Ondanks alle bezwaren die de Turken gemaakt hebben, blijft u zeggen “Iedere inwoner van onze stad heeft het recht om te doen wat hij wil” en zo prbeert u zogenaamd een democratische les te geven.
Het zou wel mooi zijn als men zomaar op straat iedereen kon uitschelden en dat dit dan een democratisch recht genoemd wordt.
Beste burgemeester, waar is ons democratisch recht?
Terwijl u zegt “Ik doe mijn best om de rust in de stad te bewaren” geeft u wel degenen die de rust juist willen verstoren daarvoor de gelegenheid. Bent u zich daar bewust van?
In een artikel van mij wat wij eerder publiceerden heb ik ur ervoor gewaarschuwd dat, als deze schandelijke daad werkelijk uitgevoerd zou worden, deze steen niet op zijn plaats zou blijven staan. Ik heb u toen ook duidelijk gemaakt dat u deze opmerking als provocatie of als waarschuwing zou kunnen opvatten en dat u mij hiervoor kan aanklagen bij de officier van justitie. Daarna heb ik mij tot de Turken gericht en hen geadviseerd om zich niet voor de gek te laten houden en om met gezond verstand op de ontwikkelingen te reageren.
Maar ik laat mijn stem weer horen. Als er in Assen een steen komt, het maakt niet uit wat er op komt te staan, zal deze steen niet blijven staan. Om dit niet te kunnen voorspellen moet men wel dom zijn: Ik stel u nu de volgende vraag: “Kunt u de verantwoordelijkheid afleggen voor de dingen die zullen gebeuren als er onrust onstaat tussen de burgers terwijl u zogenaamd de democratie verkondigt?”
Zal ik u eens wat vertellen, beste burgemeester? U zult niet in staat zijn om de steen die dat stelletje schooiers daar wil plaatsen, neer te zetten. En als wordt de steen wel geplaatst, u zult zelf weer de beslissing nemen om de steen daar weg te halen. U zult dus terug moeten komen op uw eigen beslissing. In plaats van later terug te komen op uw beslissing kunt u dat beter nu alvast doen. Dit is beter voor de rust van de Turken en de Armeniers die in Nederland leven.”
De brief die ik schreef aan de burgemeester ging zo nog verder.
Maar wat is er na die dag gebeurd? Onze teksten en waarschuwingen hebben een plaats gevonden in de Nederlandse media. De politici hebben geluisterd naar deze waarschuwingen. Van links en rechts kwamen geluiden als “Turken uiten waarschuwingen met logische argumenten”. Wie weet is er zelfs bij de Centrale overheid in Den Haag hierover in de oren gefluisterd.
Daarna kwamen er geluiden van de raadsleden. Er werd gezegd dat zo’n beslissing niet door de Burgemeester en wethouders genomen kon worden, maar dat deze beslissing in het raad genomen moest worden. Daarna is er iets gebeurd waardoor de burgemeester opeens andere geluiden liet horen. Ze zei dat er opnieuw een aanvraag ingediend moest worden. Deze aanvraag zou openbaar gemaakt worden en bekend gemaakt worden via advertenties in de kranten. De mensen die hierop wilden reageren zouden schriftelijk kunnen reageren bij de gemeente. Daarna zou het raad de beslissing nemen.
Dit betekent dat de burgemeester een stap heeft gezet op een goed paadje.
We hopen dat zij in de toekomst stappen zet in de richting van de goede weg.
Nu is het de beurt van de Armeniers om te protesteren. De gemeente zou bezwicht zijn onder de druk van de Turken, ze zouden de wil van de Turken hebben ingewilligd, de Armeniers zouden ook democratische rechten hebben enz. enz.
Zoals u heeft gezien in ons bericht over dit onderwerp, is de hele toestand om het haatmonument niet begonnen met een aanvraag van een onschuldige Armenier. Dit is direct naar aanleiding van de wens van de Armeense regering gepland. Om deze reden kwamen er dan ook 5 parlementariers uit Armenie. Nu hebben de bestuurders en de politici van Assen gemerkt wat de eigenlijke opzet is van het geheel. Het ware gezicht van de personen die problemen van buiten Assen binnen willen halen is nu tevoorschijn gekomen.
Wij hebben al vaker geschreven dat wij niet over de geschiedenis willen discussieren. Maar als hierover een discussie op gang komt, dan doen we wel mee. Wij geloven dat het geen nut heeft om in dit moderne tijdperk wonden van een eeuw geleden open te krabben. Daarom richten wij ons nu tot onze Armeense vrienden. De meeste van ons leven als broeders naast elkaar. Niemand heeft problemen. In plaats van de vroegere fouten van beide kanten nu weer ter sprake te brengen, is het beter om binnen een logisch kader oplossingen te zoeken om te voorkomen dat dit soort van fouten in de toekomst weer gemaakt zullen worden.
Ik wil nog iets zeggen. Er zijn mensen die mij bedreigen en proberen bang te maken. Ik heb het nu tegen deze bedreigers: Jullie hebben het over de volkerenmoord van 100 jaar geleden, maar tot op de dag van gisteren werden er misdaden gepleegd door de ASALA waarvan de pijn nog niet over is.
Jullie hebben tientallen diplomaten van ons vermoord. Jullie hebben de volkomen onschuldige zoon van onze ambassadeur in Den Haag, de heer Ozdemir Benler, vermoord. Willen jullie aan deze lijst met misdaden nog een nieuwe toevoegen? En zal ik dan het slachtoffer zijn?
Als dat zo is, doe het dan maar. Ik zal niet uit angst mijn pen laten zwijgen. Ik verkies dan een eervolle dood.
De Republiek Turkije en alle mensen die hieraan verbonden zijn zijn geen mensen die graag buiten de grenzen treden die geschetst zijn door het verdrag van Loussanne. Wij hebben het toen geaccepteerd om ons tevreden te stellen met het land dat ons werd toegewezen. De Republiek Turkije wil geen land van anderen en verwacht ook niet dat anderen dit van haar willen. De Republiek Turkije en de hieraan verbonden mensen willen met iedereen in vrede leven.
Wij steken onze hand uit. Steekt u ook uw hand uit?
*************************************************************************
De gemeente Assen en het haat-monument
Door: İlhan KARAÇAY
De burgemeester van de gemeente Assen en de wethouders, die de wet moeten beschermen, misgunnen de Turken de afgelopen twee maanden, die zij in rust en vrede doorbrachten. Het lijkt net of de rust van deze periode ons betaald wordt gezet.
Hoewel wij partij zijn in deze zaak, willen wij ons niet partijdig opstellen. Het is toch logisch dat de bestuurders van een provincie-hoofdstad het principe hebben om alle inwoners van deze hoofdstad gelijk te behandelen. Natuurlijk zijn alle inwoners, van welke afkomst dan ook, voor hen gelijk. Natuurlijk is het zo dat de burgemeester en de wethouders waar wij het over hebben, een degelijke opleiding achter de rug hebben. Hun kennis van het leven, van sociale structuren en hun psychologische analyses zijn natuurlijk van hoog niveau. Natuurlijk is het zo dat deze bestuurders democraat zijn….. En omdat dat zo is, is het natuurlijk zo dat zij ook over mensenliefde bezitten. Het is goed, maar tellen de Turken en de landgenoten van Turkse origine voor deze bestuurders niet meer mee?
Zoals u vandaag in de kop van DUNYA kunt zien, hebben de burgemeester van Assen en de wethouders, gehoor gegeven aan het verzoek van Nicolai Romashuk, een landgenoot van Armeense origine en inwoner van de stad. Het verzoek van de Armeense landgenoot, dat maanden in behandeling was, was het onderwerp van een landelijke discussie, omdat het door de Turkse inwoners van de stad en de landgenoten van Turkse afkomst niet logisch gevonden werd.
Het is niet logisch dat de mensen die Nederland als vaderland hebben geaccepteerd problemen en onderwerpen gaan invoeren die niets met het leven in Nederland te maken hebben. Het zou veel natuurlijker zijn als de mensen van buitenlandse afkomst, die Nederland als vaderland hebben geaccepteerd, hun problemen op een democratische manier naar voren brengen en een oplossing voor deze problemen zouden zoeken. Maar het is niet goed om tijdens het zoeken naar oplossingen voor deze problemen acties te ondernemen die zelfs de rust van de Nederlanders waar zij mee samen leven verstoren.
Wij zijn er getuige van dat veel mensen die niet uit Nederland afkomstig zijn, maar die toch Nederland als vaderland verkozen de politieke vraagstukken van hun eigen land meenamen naar Nederland. Veel van deze mensen waren verkondigers van de democratie terwijl zij de democratische rechten van anderen opzij schoven. Zij verkondigden dat er in hun land van oorsprong een antidemocratisch en onderdrukkend regime was en zij voerden druk uit op Nederland om het regime van hun eigen land te verbeteren en hun acties veranderden in terreur. De Nederlanders reageerden hierop met de vraag: “Wat hebben wij met de problemen in jullie land te maken?”.
Natuurlijk wilden de Nederlanders wel dat er in de hele wereld democratie zou zijn, maar zij wilden niet dat hun rust verstoord werd om andere landen democratisch te maken.
Misschien is er een uitzondering.
U weet dat er Zuid-Molukkers in Nederland wonen. Zij zijn veel eerder dan wij in Nederland gekomen. U zult ook weten dat Indonesie, het land waar de Zuid-Molukken deel van uitmaken, een kolonie van Nederland was. Toen de Nederlanders Indonesie hun onafhankelijkheid gaven, hebben veel gebieden als de Zuid-Molukken ook hun onafhankelijkheid aangevraagd. Maar Nederland had geen oor naar de verzoeken van deze gebieden en heeft Indonesie als een enkel land onafhankelijk gemaakt. Natuurlijk kon Nederland toen ook anders doen als zij gewild had. Maar de Nederlanders vonden het belangrijk dat Indonesie een enkel land werd omdat het dan beter te controleren was.
De Zuid-Molukkers die in Nederland wonen, keurden de beslissing dat de Zuid-Molukken geen onafhankelijk land mocht worden van Nederland af. Zij hebben toen de “Regering van Zuid-Molukken in ballingsschap” in Nederland opgericht. Als ik het me goed herinner stond aan het hoofd van deze regering een respectabele man genaamd Manusama.
De Zuid-Molukkers hebben ook in de jaren daarna nog verzoeken gedaan bij de Nederlandse regering om hen te helpen bij het oprichten van een onafhankelijke staat. Toen zij merkten dat de Nederlandse regering niet reageerde op hun verzoeken, begonnen de Zuid-Molukkers acties te voeren. De meest onvergetelijke actie is het bezetten van een trein en een basisschool. De trein stond 21 dagen stil op de vlakte in de Beemster. Na 21 dagen werd de trein bevrijd door het leger en werden de 5 actievoerders –terorristen(!)- gedood. De kinderen uit de basisschool werden bevrijd door toedoen van een laxeermiddel wat in het eten werd gedaan.
De Nederlandse bevolking had toen genoeg van dit soort acties en vervloekte ze. Maar de toenmalige minister-president Den Uyl, heeft toen in een tv-uitzending ’s ochtends om 8.00 uur huilerig gesproken. Hij zei: “Na deze actie, die 21 dagen heeft geduurd, heeft onze regering een nederlaag geleden, want we hebben 5 kinderen verloren.” Den Uyl heeft hiermee laten zien dat hij het voorbeeld van de ‘Vader van het land’ was, want ook al waren het teroristen en actievoerders, hij accepteerde ze toch als zijn kinderen.
Ons onderwerp was de gemeente Assen en het haatmonument. U zult zich afvragen waarom de Zuid-Molukse zaak hierbij aangehaald wordt. Wel, we hadden het over het importeren van problemen. We willen hiermee het verschil laten zien. Het probleem van de Zuid-Molukkers werd wel ingevoerd in Nederland, maar Nederland had wel degelijk een vinger in de pap bij dit probleem. Daarom is het gedrag van de Zuid-Molukkers een uitzondering hierop.
En de Armeniers? Waarom willen zij een probleem van 100 jaar oud importeren in Nederland? Waarom willen zij recht tegenover de Turkse gemeenschap staan, die zegt: “Wij hebben helemaal geen problemen met de Armeense gemeenschap” en verstoren zij hiermee de rust? Laten we zeggen dat zij dit uit naieviteit gedaan hebben. Maar de bestuurders van Assen dan? Waarom tolereren zij dit onverantwoorde initiatief van een paar Armeniers waarmee zij de Turken willen beledigen en wat betrekking heeft op iets wat 100 jaar geleden heeft plaatsgevonden en waarvan de kern van waarheid nog steeds een punt van discussie is? Wij hebben de burgemeester van Assen “Dove Sultan” genoemd omdat zij onverschillig is voor alle reacties van de Turken uit Assen en uit de rest van Nederland. De burgemeester, mevrouw van As was hierover heel boos op ons en daarna leek het of zij tot bezinning kwam toen zij het eerste verzoek van de Armeniers afwees en toen heeft zij gezegd dat er een nieuwe aanvraag kon worden ingediend. Het tweede verzoek is wel gehonoreerd en zij heeft nu verklaard dat de Turken recht hebben om hiertegen in beroep te gaan.
Wat gaat er nu gebeuren? De Turken gaan weer een protestactie starten. Zij zullen weer een besluit nemen tot een grote protestmars. De kranten en de televisie zullen weer bol staan van dit onderwerp. Wij zullen weer wekenlang rennen en ons kwaad maken.
De conclusie?
Wij hebben de conclusie al eerder gepubliceerd en wij hebben tegenover de burgemeester van Assen het volgende beweerd: “U zult dat haat-monument niet kunnen neerzetten.” Deze bewering is nog steeds van kracht en zo lang als er Turken in Nederland leven zullen zij het niet toestaan dat er zo’n haat-monument geplaatst wordt. Het zou natuurlijk kunnen dat de burgemeester deze zaak als een zaak van eer beschouwt en dat zij toch doorzet, ondanks dat het tegen de mensenrechten, de democratie, de sociale en culturele realiteit ingaat. Maar de verantwoordelijke voor alle negatieve en pijnlijke ontwikkelingen die hierop volgen is toch weer de burgemeester van Assen.
******************************************************************
GroenLinks en de Armeense kwestie:
Onzin om Turkije op deze grond
uit te sluiten voor lidmaatschap
PvdA en CDA besloten onlangs dat kandidaten van Turkse afkomst het partijstandpunt in de Armeense kwestie moeten onderschrijven, namelijk dat de toenmalige Turkse natie genocide op de Armeniërs heeft gepleegd. Dit besluit heeft grote onrust veroorzaakt. Wat vraagt GroenLinks aan haar kandidaten van Turkse afkomst?
Wat doet GroenLinks in dit geval???
GroenLinks vraagt dat haar kandidaten niet!!!

GroenLinks gaat op dit moment niet uit van genocide in de Armeense kwestie. Er is teveel onduidelijkheid om te stellen dat sprake zou zijn geweest van volkeren­moord (moedwillig en opzettelijk) op de Armeniërs. Voor genocide is het noodzakelijk te bewijzen dat een regering doelbewust heeft aangestuurd op volkeren­moord en dat bewijs ontbreekt tot op heden. De Nederlandse wetenschapper Erik-Jan Zürcher en de Amerikaanse politicoloog Guenter Lewy houden genocide voor mogelijk, maar geven ook aan dat de verschillende bronnen politiek gekleurd zijn en dat hard bewijs ontbreekt. Andere wetenschappers, zoals de Amerikanen Bernard Lewis en Justin McCarthy, zijn van mening dat genocide niet heeft plaatsgevonden. Zij spreken liever van deportaties.
Onafhankelijk onderzoek
GroenLinks onderschrijft wel, mede op basis hiervan, dat in het tweede decennium van de vorige eeuw de Armeniërs in Turkije zijn mishandeld. Om daarover helderheid te krijgen wordt ervoor gepleit dat Turkije en Armenië samen een onafhankelijk onderzoek opzetten en hun archieven openstellen om de waarheid boven tafel te krijgen. Nederland zou hierin kunnen bemiddelen.
Geen kandidaten van de lijst
Maar kandidaten bij GroenLinks zullen niet van de lijst worden gehaald wanneer ze zich niet willen uitspreken over genocide op de Armeniërs door Turkije. Om Joost Langendijk (Europarlementariër) te citeren: “Het past niet binnen GroenLinks om op deze wijze (zoals de PvdA en CDA) de fractie­discipline in te vullen”.
Geen uitsluiting van Turkije voor EU-lidmaatschap
Ook vindt GroenLinks het onzin om Turkije op deze grond uit te sluiten voor lidmaatschap van de Europese Unie. De huidige Turkse generatie mag en kan niet enkel op deze kwestie in haar geschiedenis beoordeeld worden.
GroenLinks betreurt de gang van zaken
Het gaat GroenLinks aan het hart dat deze kwestie de verhoudingen zo op scherp lijkt te zetten, temeer daar het tot voor kort zo goed ging met de politieke participatie van Turkse gemeenschap in Nederland. PvdA en CDA hebben hier nu een bom onder geplaatst. En dat is vreselijk, omdat het verhindert dat iedereen in Nederland zich vrij in de openbare en politieke ruimte kan bewegen. GroenLinks is en blijft de partij die zich inzet voor burger­participatie, op alle niveaus, en met alle nationaliteiten die dit land tezamen vormen.ç

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL