Kocaeli Üniversitesi’nde öğrenciydim o zamanlar. Yıl 2005. Liseden beri bir ayrılıp bir barıştığım Merve ile birlikteliğim devam ediyordu. Lisede 4 yıldır aynı sınıfta olduğum Tanzer, Erhan ve Mustafa ile aynı evde kalmaktaydım. Önceleri sobalı bir evde iki oda bir salon bir evde kalıyorduk. Benim odada iki yatak vardı, fakat odada tek başıma kalıyordum. Tanzer ve Erhan aynı odada kalıyorlardı. Mustafa’nın odası evin en küçük odasıydı. Mustafa bu odada tek başına kalıyordu. Sobasız tek oda Mustafa’nın odasıydı. Benim odadaki ikinci yatak genelde misafir yatağı olarak kullanılıyordu. Kaldığımız dairenin üstünde ev sahibimiz oturuyordu, ailesiyle birlikte. Ev sahibimizin adı, Kurban idi. Erzurumluydu. Ülkücü bıyıkları vardı. Zaman içerisindeki sohbetlerimiz sayesinde dünya görüşünün de bıyıkları perspektifinde olduğunu öğrenmiştim. Bu durum çok hoşuma gitmemişti. Ben kendimi solun en solunda görüyordum o zamanlar. Ağır komünist olarak tanımlıyordum dünya görüşümü. Hoş, ne kadar biliyordum komünizmi, tartışılır elbette.

Gel zaman git zaman, bu kaldığımız evden memnuniyetsizliğimiz artmaya başlamıştı. Dört koldan okula yakın doğalgazlı bir daire araştırmaya başlamıştık. Fakat hiçbir şekilde okula yakın çevreden daire bulamıyorduk. Dairenin boş olduğunu görmemize rağmen, hatta kiralık olduğunu öğrenmemize rağmen, görüşmeye gittiğimizde “kiralık değil” cevabını alıyorduk. Böyle epey zaman geçti. Okulun bulunduğu bölge Kocaeli ile Gölcük arasında Yeniköy olarak tabir edilen bir yerdeydi. 99 depreminden sonra TOKİ tarafından yapılmış binalar vardı okulun civarında. Kalıcı konutlar olarak adlandırılmıştı bölgedeki evler. O zamanların kargaşasını anlatırdı bölgenin yerli halkı. Biz de masal dinler gibi dinlerdik bu anlatılanları.

Kalıcı konutların olduğu bölgede evlerin yakınlarına iki adet iş merkezi de yapılmış, bu iş merkezlerinin adı birinci ve ikinci iş merkezleriydi. Birinci iş merkezinin çay ocağını işleten abi, bu kalıcı konutların olduğu bölgenin meğer gizli emlakçısıymış. Bize onunla görüşürsek işimizin olacağını söylediler. Gittik bulduk abiyi yerinde. Yalvar yakar ikna ettik. Daha öncesinde gidip görüştüğümüz ve kiralık olmadığı yanıtını aldığımız daireyi tek telefon görüşmesiyle ayarladı bize. Şaşkındık. Kiramız kadar bir para istedi bizden. Komisyon olarak. Mecbur kabul ettik. Kiramız 300 liraydı. 300 lira da çaycı abiye verdik. Ev sahibi ilk kirayı peşin ve kira kadar da depozito vermemiz gerektiğini söyledi akabinde. El mecbur kabul ettik. Bütün paraları verdikten sonra, apar topar 24 saat geçmeden nakliye aracını bulup taşındık yeni evimize. Kurban abinin kaldığı eve girerken de depozito vermiştik. O parayı geri alamadık. Birkaç kere gittiysek de karısı son gidişimizde Kurban abimizin İsviçre’ye çalışmaya gittiğini, uzunca bir süre de dönmeyeceğini bir daha kendisini rahatsız etmememizi istedi. Boynumuz bükük kabullenmek zorunda kaldık. 250 dolar vermiştik. Geri alamadık. Öğrenci adamdık en nihayetinde, meteliğe kurşun attığımız zamanlardı. İnternet kafede bir saat oturmanın karşılığının 50 kuruş olduğu zamanlar. Bir nevi her şeyin güzel olduğu zamanlar. O zamanlar internet her eve, hatta telefonlarımıza girmiş değildi. Normal mesajlaşmalar vardı. Bir de tanımadığınız insanlarla sohbet siteleri üzerinden chatleşebiliyordunuz. Öyle masum günlerdi.

Yeni taşındığımız evde oturmuş kitap okurken, telefonum çalmaya başladı. Arayan Merve’ydi. Yeri gelmişken söyleyeyim ben sigaraya Merve yüzünden başlamıştım. Bir nevi şiir yazma alışkanlığım da Merve sayesinde nüksetmişti. Merve benim ölüme yaklaşmama sebep olan iki hastalığımın sebebiydi. Şiir ve sigara bir adamın ölmesi için yeterli silahlardı. Başka bir şeye gerek yoktu. O gün bugündür beni terk etmeyen tek dostum da bu ikisi olmuştur lakin, geçinir gideriz o günlerden beri. Neyse…

Merve’yle konuşmaya başlamıştık. Bir sigara yakmıştım, aynı zamanda evden de çıkmış, Bursalı arkadaşlarımın evine doğru yürümeye başlamıştım. Erdal, Ferhat ve Yalçın. Daha tanışalı dört ay falan olmasına rağmen yıllardır tanıyor gibiydim bu adamları. Öyle can ciğer adamlardı. Erdal ve Yalçın aslen Dersimli, Ferhat ise Diyarbakırlıydı. Lakin hepsi doğma büyüme Bursa Gemlikliydi. Erdal eksteriyetle beni Dersim Pülümür’e götürmek istediğini söylerdi. Pülümür’ün de bir köyündendi aslen. Köyün nüfusu yazın 12 kışın birmiş. O kalan bir kişi de köyün muhtarıymış. Kar yağınca köy komple kapanır, tüneller açılıp ulaşım ancak öyle sağlanırmış. Telefonun çekmediğinden dem vurur. Senin telefon elinden düşmüyor. Hani bizim köyde telefonla konuşmak istersen köyün en yüksek tepesine çıkman lazım. Orada telefon çeker, ancak oraya çıkınca da ya PKK’lılar ya da askerler vururlar, her türlü bok yoluna gidersin, der arkasından da gülerdi. Memleketini böyle anlatmasına bakmayın, Pülümür’den bahsederken gözlerinin içi gülerdi Erdal’ın. Oralarda yaşayıp, oralarda büyümeyi ve ihtiyarlamak istediğini belirtirdi her seferinde.

Merve’yle konuşa konuşa Bursalıların eve gelmiştim. Evleri dördüncü kattaydı, asansör yoktu. Sigaraya yeni başladığımdan merdivenleri çıkmakta zorlanmıyordum. Yani şimdilerde hem telefonla konuşup hem merdiven çıkamam, ama o zamanlar bana mısın demiyordu. Hem telefonla konuşup hem merdivenleri çıkabiliyordum. Kapıyı çaldım, Ferhat açtı. Telefonu işaret ettim. Eliyle “tamam” dedi, bir şey konuşmak istediğini sezinledim o esnada. Arka odalardan birine gitmiştim rahat konuşabilmek için. Beş dakika sonra, Ferhat’ın ne konuşacağını merak edip telefonu kapatmam gerektiğini söyledim Merve’ye. On dakika içinde arayacağım tekrar diyerek. Direkt Ferhatların olduğu odaya geçtim, telefonu kapattığım gibi. “Lan oğlum,” dedi, Çerkezköy’e gidiyoruz bu akşam, tırla,” ilkin ne diyeceğimi bilemedim, devam etti Ferhat; “Sen de gel bizimle kıza sürpriz yapmış olursun,” dedi. Kafama yatmıştı. Çerkezköy ile Uzunköprü’nün arasının ne kadar olduğunu bilmiyordum, ama ikna olmuştum niyeyse. “Tamam, geliyorum,” dedim. O esnada Merve’ye mesaj gönderdim, “sana sürprizim var birkaç gün içerisinde,” dedim. “Ne oluyor,” gibi şeyler söyledi, “görürsün, söylersem sürpriz olmaz,” dedim. Bir daha da mesaj atmadım Merve’ye, aramadım da. Gece yarısı Bursa’dan tırla gelecekti Nevzat abi. Onun derdi yanında birileri olmasıydı. Uyumaması için muhabbetçi arıyordu kendisine.

Akşam üstüydü, Merve sakal sevmediği için ikinci iş merkezindeki berbere gidip sakal tıraşı oldum. Ferhatların evde beklemeye koyulduk sonrasında. Ben beklerken uyumuşum. Erdal’ın dürtüklemesiyle uyandım. Gözlerimi açtığımda saate baktım gece yarısını geçmişti, tam ikiydi. Üstümdekileri çıkarmadan uyuduğumdan, uyandığım gibi el çantamı alıp kapının önünde buldum kendimi. Ayakkabılarımı giyidim ve sendeleyerek, mehter adımlarıyla merdivenlerden inmeye koyuldum. Merdivenlerin kenarındaki korkuluklara tutunarak indim aşağıya kadar. Düşmemek için mücadele veriyordum resmen. Dışarıya çıktığımda Nevzat abinin tırı apartmanın tam girişinde duruyordu, adam tırla kapının önüne kadar gelmişti. Neşeli bir adama benziyordu. İlk izlenimim buydu. Kahkahayla karşıladı bizi. “Haydi bakalım gençler, çılgın bir yolculuğa hazır mıyız?” dedi, tırın kapısını açıp şoför koltuğuna tırmandı. Biz de sol kapıdan tırmandık tıra. Erdal ile Ferhat beni tanıştırdılar, Nevzat abiyle. Bu arada söylemeyi unuttum, Erdal ile Ferhat, Ferhat’ın babasının yanına gitmek için bu tır yolculuğuna çıkacaklardı. Ferhat’ın babası o zamanlar Kırklareli Demirköy gümrük müdürüydü. Babasını görmeyeli uzun zaman olduğundan mütevellit Nevzat abiyle irtibata geçmişler ve bu yolculuktan ben de nasibime düşeni almıştım. Yolculuğun ilk dakikalarında her şey çok güzeldi. Nevzat abi dediğim gibi, çok eğlenceli bir adamdı. Hiç durmadan bir şeyler anlatıyor, kendi anlattığı şeylere kendisi gülüyor, o gülünce onun gülüşüne istemsiz bir şekilde biz de gülüyorduk. Ben sağ taraftaki yolcu koltuğunda oturuyordum. Ferhat ile Erdal bizim koltukların arkasında bulunan yatak bölmesine geçmişlerdi. Bu tırdaki yatak iki katlıydı. Ferhat üst kata uzanmış, Erdal alt kattaki yatakta yanlamıştı. Gecenin sabaha yakın saatlerinde benim de uykum gelmişti. Ferhat ile Erdal çoktan uyumuşlardı. Uykumun geldiğini Nevzat abiye söylediğimde Erdal’ın yattığı yatağa göz ucuyla baktı, ayaklarını uzattığı yere doğru başımı koymamı, ayaklarımı da yolcu koltuğuna uzatmamı söyledi. Dediğini yaptım. Çok rahat değildi, ama rahatsız bir durum da yoktu. Halimden memnun bir vaziyette uykuya dalmışım. Ne kadar uyumuş olduğumu hatırlamıyorum. Uykumun bir yerinde birden sıçradım. Yola baktım, herhangi bir olumsuz durum görünmüyordu. Hava hafiften aydınlanmaya başlamıştı. Birden durup dururken, Erdal’ın baldırını sıktım. Bunu neden yaptığım hususunda en ufak bir bilgiye vâkıf değilim. Hâlâ daha neden böyle bir şey yaptığımın cevabı yok bende. Erdal, baldırı sıkılınca tabii can havliyle uyanıp bağırmaya başladı, hem bağırıyor hem küfür ediyordu, aklı çıkmıştı. Bağırmakta ve küfür etmekte haklıydı. Fakat bir sorun vardı. Erdal’ın bağırmasıyla birlikte biz tırın içinde yalpalandık. Sağa sola savruluyor gibi hissettim bir an. Erdal söylenmeye devam ediyordu. Bu esnada Nevzat abi, bize doğru hafif çevirdi başını. Beni görmesinin imkanı yoktu, zira ben şoför koltuğunun arkasında kalıyordum. Erdal’a neden bağırdığını sordu, benim baldırını sıktığımı söyledi Erdal, küfürle karışık. Nevzat abi, “söylenmeyi bırak da yat kalk dua et sıkmış baldırını da uyandırmış seni, sen o can havliyle bağırmasaydın şarampole gidiyorduk,” dedi. Meğer Nevzat abinin de direksiyon başında içi geçmiş, uykuya dalmış. Yoldan çıkmak üzereyken ben uyanmışım ve nedensiz bir şekilde Erdal’ın baldırını sıkmam neticesinde Nevzat abi gözlerini açmış. Ölümden dönmüşüz yani. Ben bunu duyunca dikildim, Erdal da aynı şekilde doğruldu yattığı yerden, “canım kardeşim benim, iyi ki sıkmışsın baldırımı, hayatımızı kurtardın ulan” demeye başladı. Bu nasıl olmuştu en ufak bir bilgim yok, ama sanırım Allah korumuştu bizi. Ferhat ise bütün bu olanlardan habersiz, uyumaya devam ediyordu.

Az gittik uz gittik nihayet Çerkezköy’e vardık. Nihat abinin dorsesinde taşıdığı malı teslim edeceği fabrikanın kapısına kadar gittik. Lâkin saat sabahın beş buçuğuydu, fabrika kapalıydı. Kapıdaki güvenlik gerisin geri döndürdü bizi. Nihat abi de usta şoförlüğünü konuşturarak tırı geri geri götürerek, uygun bir yere yanaştırdı. Hepimiz indik tırdan. Tam indiğimiz yerde seyyar bir börekçi vardı. Açtık, seyyar börekçi abi iyi yere tezgah açmıştı. Diğerleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim belki, ama kendim için diyebilirim; umuda yolculuğa çıkanların güzergahında duruyordu börekçi bey abi. Bu abiye şehirlerarası otobüs terminalinin nerede olduğunu sormaya yeltendiğim esnada, kafamı kaldırdığım noktada şehirlerarası otobüs terminali tabelasını gördüm. Böreği unutmuştum. Bizimkilere şimdi geliyorum, ben deyip, koşar adımlarla terminalin yolunu tuttum. Tam yerine demir atmıştık gerçekten. Terminalden içeriye girdim, Uzunköprü yazısını gördüğüm yazıhaneye gittim ve Uzunköprü’ye ilk arabanın kaçta olduğunu sordum. Aldığım yanıt karşısında ne diyeceğimi bilemedim doğrusunu söylemek gerekirse; “ilk araba saat onda, ücreti de on lira,” elimi cebime attığımda tek on liralık banknot olduğunu fark ettim. Başka param yoktu. Bileti almadan çıktım yazıhaneden. Bizimkilerin yanına, az önce terminale gittiğim telaşa benzer bir telaşla gittim. Üzerlerinde para olup olmadığını sordum. Olmadığı yanıtını aldım. Erdal, Ferhat ve Nevzat abi ağız birliği yapışçasına geri dönmemi söylüyorlardı. “Hazır Nevzat abi gidiyor, geri dön işte,” dedi Erdal. Buraya kadar gelmişken geri dönmeyeceğimi söyledim. Uzunköprü’ye gittiğim zaman bir hâl çaresini bulabileceğimi düşüyordum. Neticede dört yıl kalmıştım Uzunköprü’de, illaki birileri yardımcı olurdu bana.

Cebimde on lira, sigara paketimde altı dal sigara kalmıştı. Bileti aldıktan sonra sigara almaya bile param kalmayacaktı, ama olsun, dedim kendi kendime, aşk fedakarlıktır.

Otobüsün kalkmasına aşağı yukarı üç saat vardı. Bizimkilerle vedalaşıp ayrıldım yanlarından, otobüs biletini almak üzere yazıhaneye yöneldim. Son paramı verip aldım bileti, başladım akabinde beklemeye. Bu esnada kafamın içinden milyon tane düşünce geçmekteydi. Öyle yoğun düşüncelerle cebelleştim ki, doğru düzgün bir tanesini tutup yoğunlaşamadım. Uzunköprü’ye vardığım gibi, bir yıl önce mezun olduğum okuluma gidecektim. Merve’ye haber vereceklerdi, büyük bir heyecan yaşayacaktım tüm bunlar olurken. Merve’yi okulun kantininde bekleyecektim. Merve kantine gelecekti beni gördüğü gibi gözlerinin içi gülecekti. Koşup boynuma sarılacaktı, kucakladığım gibi kantinin orta yerinde ayaklarını yerden kesecektim ve kendi etrafımızda dönecektik dakikalarca. Sonra uygun bir yere oturacaktık. Gözlerimin içine bakacaktı Merve, ben bütün bildiğim güzel cümleleri unutacaktım. Bakışarak her şeyi halledecektik. Ben bakarak onu ne kadar sevdiğimi söyleyecektim. O da bir bakışıyla ben daha çok seviyorum diyecekti bana ve bu sessiz anlaşmayı bizden başka kimse anlamayacaktı. Ders bitişinde okuldan beraber çıkacaktık, el ele Uzunköprü sokaklarında koşacaktık. Şehir bizim için boşaltılmış olacaktı. Caddelerde arabalar, sokaklarda insanlar olmayacaktı. Bir biz, ikimiz olacaktık Merve’yle. Diğer bütün insanlar için sokağa çıkma yasağı ilan edilecekti. Biz Merve’yle cennetten indirilen Havva ile Adem gibi baş başa kalacaktık sokaklarda. Her attığımız adım bizi mutluluğa ve o inandığımız güzel günlere yaklaştıracaktı.

Böyle düşüncelerin girdabında kendimden geçmişçesine dalmıştım. Ne kadar zamanın geçtiğinin farkında değildim. Derken çığırtkanın sesiyle irkildim, “Uzunköprü kalmasın,” diye bağırıyordu. Başımın üstündeki düşünce bulutu kayboldu bir anda. Hakiki aleme kesin dönüş yapmıştım. Yerden çantamı alıp, sırtıma vurdum. Otobüsün merdivenlerinden çıkarken geriye dönüp Çerkezköy’e şöyle bir baktım, buraya ilk gelişimdi. Bu gördüğüm insanları bir daha görmeyecek olmak içimi burkmuştu niyeyse. Çerkezköy’e bir daha ne zaman gelirdim, kim bilir? Bir sonraki gelişimde bu insanları tekrar görür müyüm görmez miyim bilmem, belli değil! Otobüs hareket ettikten sonra buradaki hikayemin biteceğini düşündüm ve bu bilinçle hüzün  sarmalamıştı dört bir yanımı. Hayatın devam ettiği hissiyatı sarmaladı bedenimi. Bir yerden bir şeylerden birilerinden ayrılıyor olmak hikayenin noktalandığı anlamına gelmiyordu. Benim için hikaye başka bir boyutta devam ediyordu ve bu otobüs terminalinde geçirmiş olduğum yaklaşık üç saatlik zaman diliminde ayrı hikayelerin aynı paragrafında denk düştüğüm insanları düşündüm. Şimdi neler yapacaklardı. Maaşlarını zamanında alabiliyorlar mıydı? Evlerine ekmek götürebilmek namına, hiç tanımadıkları benim gibi binlercesine dil dökmek zorunda kalıyorlardı, her gün. Hikayeler hep devam ediyordu. Bir bilinmezin labirentlerinde oradan oraya savruluyorduk her birimiz. Belki de hayatımızın belli döneminde bu tarz kesişmelerdir bizi bir nebzede olsa yönlendiren, şekillendiren. Bizi olmamız gereken biz yapmak adına gelinmesi, uğranılması ve birkaç saat de olsa kalınması gerektiğindendir bütün bu kargaşa.

Otobüs hareket etmişti. Hüzünle karışık bir burukluk kalmıştı bakışlarımda. Hayatımda ilk defa geldiğim bu yerden ayrılmak neden bu kadar zor olmuştu, bilmiyorum. Otobüs önce geri geri gelip sonra ilerlemeye başladı. Hayatta da böyle oluyordu her şey. Bir noktaya geliyorduk ve geri çekilip önümüzü iyice gördükten sonra ilerlemeye devam ediyorduk. İnsan dışarısında ne olursa, ne görüyorsa kendisinde de görebiliyordu bakmasını bildiğinde. Şehir içinden uzaklaşmaya başladıkça geride bıraktığım üç saatlik zaman dilimini düşünürken buldum kendimi bir anda. Boşa geçen üç saat. Sadece otobüsün hareket etmesini beklerken geçirilmiş koskoca üç saat. Ömür labirentinin içerisinde pek bir ehemmiyet arz etmese de, aslında uzunca bir zaman dilimine tekabül ettiği herkesçe malumdur.

Otobüs ilerledikçe, geride kalan her şey gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu. Her şey geride kalıyordu. Bu esnada sık sık saatimi kontrol ediyordum. Böylesi durumlarda sık sık kontrol edilen zaman, bir türlü akmak bilmezdi. Zaman durdu sanki hissiyatı verirdi insana ve dile pelesenk olmuş bu söz herkeslerce en az bir defa söylenmiştir. Çünkü bir an önce aksın gitsin istenen hiçbir şey istisnasız akıp gitmez. Bir akarsuyun kenarında durun seyredin mesela, normal akışında size gayet hızlı akıp gittiği düşüncesi yanına gidip baktığınızda normal seyrinde aslında hiç de acele etmediğini, sakin sakin ve kendi bildiğince aktığını gördüğünüzde çıldırabilirsiniz. Güneşin doğuşunu mesela, bir sabah erken saatte kalkıp beklemeye başlayın. Kafayı yedirir size, çünkü doğa kendi düzeni içinde çok sakindir. Zamanın tadını çıkartırcasına her şey muntazam bir ahenkle oluşmaktadır. Kaldı ki güneş doğmaz, o hep oradadır. Her şeye bir yakıştırma yapmışız. Aslında hiçbir şey bizim zannettiğimiz gibi değil.

Üç saattir yoldaydık. Henüz Uzunköprü’ye yaklaştığımıza dair en ufak bir belirti görünmüyordu. Tam olarak Uzunköprü’nün hangi kapısından şehre gireceğimizin de bilgisine sahip değildim. Bir ara beni kaçırdıklarını düşünmeye başladım. Üçüncü saatin ilerleyen saatlerinde bu düşünce geldi oturduk aklımın kıvrımlarına. Otobüste kimseyi tanımıyordum. Benimle beraber dört kişi daha kalmıştı. Yol üzerindeki terminallerde inenler olmuştu. Şehir içi otobüs gibi her yere girip çıkıyordu otobüsümüz. Ara sokaklardan geçiyordu. Issız mahallelerden. Yani hangi şehirde olduğumuzu bilmiyordum ama, bizim geçtiğimiz yollar bende şöyle bir düşünce vücuda getirdi; bu şehirde oturanlar bile çok zaruri olmadıkça bu yolu kullanmıyorlardır. Bizim ne işimiz var Allah aşkına. Kafamın içinde yankılanan vesveseyi bastıramıyordum. Organ mafyasına mı denk gelmiştim acaba. Birazdan beni bayıltıp, böbreklerimi mi çalacaklardı? Kafayı yemek üzereydim.

Tam dört buçuk saatte Uzunköprü şehirlerarası otobüs terminaline girebilmiştik. Uzunköprü’yü gördüğüme bu kadar sevineceğim hiç aklıma gelmezdi. Zira burada kaldığım dört senenin sonunda, bir daha buraya işim olduğunda bile gelmeyeceğime yönelik kelamlar etmiştim. Edirne’ye giderken bile alternatif bir yol bulacağımı, Uzunköprü’nün içinden geçmemek için gerekirse Çorlu üzerinden Edirne merkeze gideceğimi söylemiştim. Büyük konuşmamak gerekiyordu. Bunu da her defasında büyük konuştuktan sonra ve büyük konuştuğum şeyin başıma gelmesiyle birlikte fark ediyordum. Olan oluyordu.

Uzunköprü toprağına adım attığım gibi içime bir ferahlık çökmüştü. Rahatlamıştım. Yolun dört buçuk saat süreceğini bilseydim gelmezdim diye söylenirken buldum kendimi bir an. Bunu hemen unutup hızlı adımlarla Uzunköprü devlet hastanesinde çalışmakta olan Musa abinin yanına gitme kararı almış olarak buldum kendimi. Musa abi bana maddi olarak yardım ederdi. Uzunköprü’de kaldığım süre içerisinde en iyi anlaştığım adamlardan biriydi Musa abi. 80 darbesinde siyasi sebeplerden dolayı 5 yıl içeride yatmıştı. Akabinde, cezası bitip tahliye olunca da devlet özür babında darbede içeride yatırdığı vatandaşlarına, kusura bakmayın beş yılınızı çaldık sizin, gelin devlette size iş verelim de ödeşelim, siz de bize hakkınızı helal edin gibisinden iş vermişti. O sebepten dolayı devlet memuruydu Musa abi. Aradan geçen onca senelere rağmen, düşünceleri yüzünden başına gelmeyen kalmasa da en ufak bir fikri kayma olmamıştı Musa abide. Ölüme giderdi savunduğu değerler uğruna. Ufak bir cep telefonu vardı. Daha yeni telefonunun ekranına resim koyabildiğimiz telefonlar çıkmıştı, Musa abinin telefonunun ekranında CHE’nin resmi vardı. Bir gün dikkatimi çekip sorduğumda zamanı geldiğinde uzun uzun anlatırım, demişti. Bu muhabbetin geçtiği esnada Musa abinin evindeydik. Bana gazete kağıdıyla kaplanmış bir kitap uzattı, hediyem olsun diyerek. Kitabın kapağını araladığımda o zamana kadar adını çok duyduğum, ama hiç şiirlerini okuma fırsatı bulamadığım Nazım Hikmet’in bu memleket bizim, kitabıydı. Neden gazeteyle kaplı olduğu hususunda bir fikrim yoktu. Nazım Hikmet’in de kim olduğunu çok bilmiyordum, ama hediye edilen her kitap beni ziyadesiyle mutlu etmeye yetiyordu. Sabahlara kadar okuduğumu hatırlıyorum o incecik kitabı. O incelikte kitap ne kadar uzun süre elden düşürülmezse, işte o kadar uzun süre elimden düşüremedim o kitabı. Okuyordum, fakat anlamıyordum. Evirip çevirip okuyordum, tekrar ve tekrar okuyordum. Anlamıyordum. Şiirlerinde birilerinden bahsediyordu Nazım, kimdi o bahsettiği insanlar bilmiyordum. Lakin zihni bir aydınlanma zuhura geldiğini hissediyordum okudukça. Her okuduğumda başka bir anlam buluyordum. Sevmiştim bu sarı saçlı ve mavi gözlü dev şairi.

Uzunköprü devlet hastanesinin bahçesine girerken etrafa detaylıca baktım. Hiçbir şey değişmemişti. Devlet hastanesinin idari binasındaydı Musa abi, ayniyat bölümüne bakıyordu. Merdivenlerden usul adımlarla çıkmaya başladım. İdari bina iki katlıydı, ayniyat bölümü de ikinci kattaydı. Merdivenlerden çıkınca hemen karşıdaki ilk odadaydı Musa abi. Kapının hemen yanındaki masada oturduğundan beni hemen fark etti son basamağı çıktığım gibi. Ayağa kalkıp karşıladı büyük bir sıcakkanlıkla. Sarıldık. Hayırdır inşallah faslından sonra sadede geldim. Paraya ihtiyacım olduğunu söylememle koluma girip beni sürüklemeye başladı. Yolda giderken anlattım durumu üstün körü. Bankamatikten para çekmek için bankaya kadar gittik. Üzerinde yokmuş, onun için beni apar topar çıkarmış böyle. Kusuruna bakmayaymışım. Böyle bir adamın kusuruna bakılır mı? 25 lira verdi. Daha da lazım olursa, çekinmeden istemem gerektiğini salık verdi. Çok teşekkür ettim, yanlış anlamazsa şimdi okula yetişmem gerektiğini söyledim. Merve’nin okuldan çıkmasına bir saat kalmıştı.

Koşar adımlarla okulun önüne kadar gittim. Okulun önüne vardığımda ufaktan sendeledim. Dört yılım geçmişti burada, dört koca yıl. Dört yıl önce 14 yaşında girmiştim bu kapıdan dört yıl sonra 18 yaşında çıkmıştım. Çok şey katmıştı bana bu dört yıl. Yeni arkadaşlıklar, dostluklar, beraber ağladığımız günler, çokça gülüşmeler. En delişmen çağlarımızda yaptığımız bütün haşarılıklara göz yuman öğretmenlerimiz, hiçbiri unutulmayacak bir sürü hatıra. Gözlerim dolmak üzereyken, toparladım kendimi. Okulun dışındaki merdivenlerden çıkmaya başladım birer ikişer. Beni camdan gören tanıdıklar hemen koşar adımlarla aşağı inme telaşındaydılar. Camdan aşağıya seslenenler de vardı. Hâl böyle olunca, yani okula sessiz sedasız girmeyi tasarlarken böyle bir gürültü kopunca Merve’nin de kulağına gitmişti elbette okula geldiğim. Okulun giriş kapısından girdiğim anda, Merve’nin koşar adımlarla merdivenlerden aşağıya indiğini gördüm. Ben kapının önündeydim, etrafımda tanıdık arkadaşlar vardı, bakışlarım merdivenlerde durmuş ve bana duygulu gözlerle bakan Merve’de takılı kalmıştı, aklımla beraber. Etrafımı saran kalabalığın söylediklerini duymuyordum, uğultu şeklinde sesler olarak çoğalıyorlardı yalnızca. Bir hamleyle kalabalığın ortasından kurtuldum, merdivenlerin başında durup dikilen Merve de benim kendisine doğru hareketlendiğimi görünce koşar adımlarla yanıma geldi. Tam giriş koridorunun ortasında buluştuk. Önce beş, on saniye kadar gözlerimizin içine baktık, öylece kaldık. Akabinde boynuma bir sarılması vardı. Sarılmasıyla beraber kokusu bütün bedenimi sarmalamıştı. En ücra hücrelerime kadar hissetmiştim Merve’yi bu sarılma esnasında. Başımı döndüren bir sahneydi, hepi topu birkaç saniye sürmüştü, lakin bitmesini istemediğim ve zamanın o noktada durmasını dilediğim bir andı. Elinden tutup, kantine doğru yürümeye başladım. Herhangi bir filmin sahnesi gibiydi sanki yaşadığımız. Kantinde çantamdan kendi imkanlarımla bastırdığım şiir kitabımı çıkardım, hemen adına imzalayıp uzattım Merve’ye, senin için yazmıştım kitabın baş sayfasına, imzanın hemen üstüne. 14 Haziran Merve’nin doğum günüydü. “Doğum günün kutlu olsun,” isimli bir şiir vardı kitapta, şiirin hemen altında şiirin yazılış tarihi. 14 Haziran 2004 yazıyordu. İçinde bulunduğumuz durum gerçek anlamda aşk filmi sahnesi gibiydi, sanki böyle birazdan sisler ortasında beyaz bir ışığın altında sadece ikimiz kalacaktık. Öyle güzeldi, bitmesini istemediğimi fark ettim. Sanki böyle nefesimi tutsam, zaman duruverecekmiş gibi.

Kitabı elimden aldıktan sonra yanağıma usulca bir öpücük kondurdu Merve, ama şimdi derse gitmesi gerektiğini söyledi. Farkındaydım. Daha bir derse girmesi lazımdı, son dersti. Beklerdim. Sıkıntı yoktu. Bunu göze alarak gelmiştim zaten. Yetişememekten korkmuştum, korktuğum başıma gelmemişti.