HESABIM
Üye Ol

“Carpe Diem” Falan…

    Osman COŞKUN ocoskun@kesanpostasi.com Oysa kimse sormadı bana hangi ırktan, dinden, renkten olmak istediğimi. Kimse sormadı bana ana dilimin ne olursa mutlu olacağımı. Bu demek değildir ki; şuanda olduğumdan memnuniyetsizim, bilakis ne olduysam ne olacaksam içinden bir dolu mutluluklar çıkarabilirim kendime. Yapabilirim bunu, yapıyorum da. Lakin bana sırf ırkım yüzünden düşman olanlara yahut ırkım...

Yazar: Osman COŞKUN - Yazının Tarihi: 27 Mart 2019 - Okunma Sayısı:553 defa okundu.

    Osman COŞKUN

ocoskun@kesanpostasi.com

Oysa kimse sormadı bana hangi ırktan, dinden, renkten olmak istediğimi. Kimse sormadı bana ana dilimin ne olursa mutlu olacağımı. Bu demek değildir ki; şuanda olduğumdan memnuniyetsizim, bilakis ne olduysam ne olacaksam içinden bir dolu mutluluklar çıkarabilirim kendime. Yapabilirim bunu, yapıyorum da. Lakin bana sırf ırkım yüzünden düşman olanlara yahut ırkım yüzünden ırkımdan olmayanlara düşmanlık etmemi isteyenlerin de düşmanıyım. Her şeyden önce insanım. Evet Türk’üm, bununla da gurur duyarım, ama mutluluğum insan olmak, insanca yaşıyor olabilmek. Başkaca bir şey istemiyorum hayattan da, insanlardan da, bırakın nasıl yaşamak istiyorsam öyle yaşayayım. Size ne benim rengimden, hangi dili konuştuğumdan, hangi dinin bilmem hangi mezhebine mensup olduğumdan size ne? Niye bu kadar ilgilendiriyor sizi rengim, dilim, ırkım, falanım filanım.
Kaçımıza sordular hangi ırktan olmak istediğimizi? Kaçımıza kimin çocuğu olmak istediğimizi sordular? Kaçımız hayatın içerisinde aldığımız kararları özgürce, kendi irademizle aldık ki? Ne doğduğumuz günü seçebildik, ne de hangi coğrafyada dünyaya geleceğimizin planını yapabildik. Kaç yaşına geldiğimde hangi okula gideceğime benim yerime birileri karar vermişti. Hangi mahallede oturuyorsam, o mahallenin en yakın okuluna gidecektim, öyle istemişti birileri. Eyvallah! Kaç sene ilkokulda kalacağımı, ilkokuldan sonra ortaokula, ortaokuldan sonra liseye, liseden sonra üniversiteye gideceğime hep benim dışımda birileri kararlaştırmışlardı, adına da düzen demişlerdi bunun. Evet düzendi bu, düzen düzene. Okula giderken nasıl giyinmem gerektiğini yine birileri kararlaştırmıştı benim adıma, hatta nasıl giyinmemem gerektiğine de onlar karar veriyorlardı. Örf ve adetler belirlenmişti benim adıma, yapmazsam marjinal diye adlandırılmam gerektiğine de onlar benim adıma kararlaştırmışlardı. El öpülecek, el öp. Selam verilecek, selam ver. Okula gidilecek, okula git. Okuldan çıkılacak, doğru eve gelinecek. Sonra işte üniversiteye gideceksin, kaç sene eğitim alırsan öğretmen olursun, doktor olursun, mühendis olursun hep birileri kararlaştırmış, başkalarının kararlaştırdığı hayatları yaşamakla mükellefiz, sistem kendi dişlilerini kendi istediği gibi işletiyor. Biz uymak zorundayız. Uymazsak marjinaliz. Deliyiz. Falanız filanız.
Bazen boş vermek gerek hayatın kurallarına, hayatın kuralı bunlar diye bize itelenen saçmalıklara veyahut, adına ne derseniz deyin işte, o kadar uzun olmayan bu yaşam coğrafyasının kuralsız, renksiz, dilsiz bireyi olmak her ne kadar zor olsa da, sistemin çarkları arasında bir dişli olmak demek, o kadar işte, başkaca bir ismin olmaması demek. İşe git, eve gel tek düzeliğinden sıyrılıp, sakıncalı düşler kurulmalı bazen. Sakıncalı gülünmeli mesela sokak ortasında avazın çıktığı kadar, haykırırcasına. Bir dağ başına çıkılıp, günlerce haftalarca inmemek gerek mesela. Zaten insanoğlu medeni olmak için ne zaman kentleşme adı altında doğayı talan etmeye başladı, ne zaman kapital birinci önceliğimiz oldu, özgürlük adına ortaya koyduğumuz neyimiz varsa kaybettik. Önce zamanımızı kaybettik, sonra yaşama hevesimizi kaybettik. Bizim olan ne  varsa bizim değildi aslında. Hep birileri için mücadele etmek zorundaydık. Eğer ki çok zengin, fabrikatör değilse aile bireyleri, hepimiz birilerinin zenginliğine zenginlik katmak için çalışmak zorundaydık.
Don Marquis’in şu sözü aslında özetler her şeyi; “Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun: Kimin alın teriyle?”
Şimdi bir çoğunuz bir yerlerde alın teri döküyorsunuz, çalışıyorsunuz, özgürlüğünüz için para kazanmanızı söyledi birileri size. İşten çıktıktan sonra, insanların yoğun olduğu bir parka gidip kendinize bir çay söyleyin ve hayatın aslında ne kadar kısa olduğunu düşünün. Evinize gittiğinizde bir şiir yazın. Yarınlarınıza kalsın. Çocuklarınıza, torunlarınıza, belki de çok daha kalabalık bir kitleye. Gelecekte var olmak adına, sınırlarınızı genişletin. Ülkelerin sınırları da dahil olmak üzere hepsi insan işi, unutmayın. Dikenli tellerinizi elinizle tutup atın, bırakın kanasın eliniz, her gün içten içe kanamaktansa bir kere kanayın. Johann Sebastian Bach dinleyin fincandaki çayınızı yudumlarken, yeni bir kitabı okumaya başlayın mutlaka.
 Ve kesinlikle aynı yaşamayın, “anı yaşayın.”
 Ve kesinlikle unutmayın, kim ki konulan kuralları reddedip kendi kuralları doğrultusunda ilerlemişse, bugün onların şiirlerini okuyoruz, onların sözlerinden feyizleniyoruz, onların şarkılarını dinliyoruz, onların kitaplarını okuyoruz ve onların ideolojilerini savunuyoruz. Onlar gibi yaşıyoruz yahut onların sözleriyle derdimizi anlatıyoruz. Siz niye onlardan bir tanesi olmayasınız ki?
 Çok mu zor?
 Evet, zor.
 Che’nin sözü şiarınız olsun o halde;
“Gerçekçi ol, imkansızı iste…”
Olmayacak mı diyorsun? Olmayacaksa zorlamayalım, çayı tazeleyelim, geniş bir nefes alalım, kaldığımız yerden devam edelim yaşamaya. Ölüm çok yakında. Bunu bari unutmayalım…
REKLAM

Bir Yorum Yazın

Arşiv

Reklam Alanı