Kendimden Kendime 2

    Osman COŞKUN ocoskun@kesanpostasi.com   Ben: Uzun zamandır görüşemedik! Nasılsınız, hayat nasıl gidiyor? Osman Coşkun: Evet, uzun zamandır görüşemedik. Uzun zamandır kendimde değildim çünkü. Neyi nereye koyacağım husunda kafamda deli sorular dolanmaktaydı. Uzun zamandır yazı yazmak için bilgisayar karşsına dahi geçmedim. Hâl böyle olunca, görüşmemiz de çok mümkün olmadı sanırım. Çünkü, sen de biliyorsun,...

Yazar: Osman COŞKUN - Yazının Tarihi: 8 Şubat 2018 - Okunma Sayısı:834 defa okundu.

    Osman COŞKUN

ocoskun@kesanpostasi.com

 

Ben: Uzun zamandır görüşemedik! Nasılsınız, hayat nasıl gidiyor?

Osman Coşkun: Evet, uzun zamandır görüşemedik. Uzun zamandır kendimde değildim çünkü. Neyi nereye koyacağım husunda kafamda deli sorular dolanmaktaydı. Uzun zamandır yazı yazmak için bilgisayar karşsına dahi geçmedim. Hâl böyle olunca, görüşmemiz de çok mümkün olmadı sanırım. Çünkü, sen de biliyorsun, ben ne zaman yazı yazmaya otursam o zaman “ben” ben oluyorum. Yoksa geri kalan, yani ortalıkta “ben” diye dolanıp duran “ben” değilim yani, olsa olsa “kurgu ben” olan bendir, onu da çok kaale almamak lazım.

Ben: Anlıyorum, bir nevi yazdıkça öğrenme formulü gibi sanırım anlatmak istediğiniz. Öğretmek için değil, öğrenmek için yazanlardansınız, onu anlatmaya çalışıyorsunuz sanırım.

Osman Coşkun: Kesinlikle doğru anlamışsınız, tebrik ediyorum, aferin, bravo!.

Ben: Yavaş yavaş sizi tanımaya başladım sanırım.

Osman Coşkun: Çok dolanbaçlı bir adam değilim, anlaşılmayacak bir şey yok. Her şey net olsun kâfi. Dengeli olmak zorunda değil, ama net olmak zorunda her şey. Aklınıza gelebilecek her şeyler.

Ben: Bu netliği biraz açar mısınız?

Osman Coşkun: Netlik yeterince açıktır zaten. İnsanlar gizemli olmayı çok matah bir şey sanıyor, lakin bizi daima yaralayan bu zanlardır. İnsanlar zanlarından kurtulmadığı sürece aralarındaki iletişim hep kopuk olacaktır. Bu kopukluk da dünyanın bugün geldiği durumun özetidir. Kavga, gürültü, curcuna, kan, revan, savaşlar vesaire…

Ben: Evet, haklısınız.

Osman Coşkun: Oysa sen de biliyorsun ki ben haklı olmayı hiç sevmiyorum.

Ben: Olsun! Peki, çalışmalara gelelim. Kitaplar nasıl gidiyor? Satışlar nasıl? Okuyucuların dönüşleri nasıl? Yeni çalışmalar var mı?

Osman Coşkun: Kitapların satışıyla aşağı yukarı iki yıldır ilgilenmiyorum. Lakin okuyuculardan gelen geri dönüşlere bakılacak olursa okuyucuya ulaşıyor. Özellikle 5. kitap “Gel Bi Çay İçelim” hâlâ soruluyor. Geçenlerde sosyal medyadan bir okuyucum mesaj atıp nereden bulabileceğini sordu. Daha önce okumuş, tekrar okuması gerektiğini söylüyordu. Bunlar beni motive eden şeyler. Gel Bi Çay İçelim ile başlayan nesir girişimleri son kitap “Zehra” ile zirvesine ulaştı kendi yazım dünyamda. 2016 Kasım’da ilk roman “Zehra” çıktı malumundur. İlk romanı 30 yaşımda yazacağım sözümü tuttuğum için öncelikli olarak kendime şükran borçluyum. Okuyanların geri dönüşleri de gayet sevindirici. Herkesler sağ olsun. Yeni çalışmalar sorusuna gelirsek, iki ay boyunca İstanbul’da Sine Plus Akademi’nin Senaryo Yazarlığı Kursuna gittim. Maksat romanı senaryolaştırmaktı. Elimden geldiğince ve dilimin döndüğünce senaryolaştırma çabasını da nihayete erdirdik. Şimdi yapımcılar ve yönetmenlere ulaşmak var sırada. Önümüzdeki günlerde başka senaryo hikayeleri yazıp, uzun metraj filmler kaleme almak istiyorum. Çekilir çekilmez bilmiyorum. Sinemaya dünyası, edebiyat dünyasından biraz daha karmaşık. Milyon dolarlar konuşuluyor bu sektörde. Olursa çok şahane olur. Olmazsa diye bir şey yok, olana kadar çabalamaya devam Ayrıca, “Zehra” romanının devamı niteliğinde bir şeyler düşünüyorum bu aralar. İlk kitapla devamı niteliğinde yazılacak olanları tek kitap halinde basabiliriz. Yayınevleriyle görüşüyorum ara ara, birkaç haftaya yazmaya başlarım, artık ne zaman bitti dersem ondan sonrası basıma dağıtıma kalıyor. İlk romanı biraz revize etmeyi de düşünüyorum. Bakalım neler olacak, ben de merak etmiyor değilim.

Ben: Her şey gönlümüzce olsun, teşekkürler.

Osman Coşkun: Gönüller bir olsun, o teşekkür bana ait. Selamlar…

— Genel | 685 Kelime | Yorum
Kendimden Kendime…

Kendimle hasbıhal.

“Ben” sordum, “ Osman Coşkun” yanıtladı…

Kendime sormam gereken sorularım vardı ve uzun zamandır kendime ulaşamıyordum, bir ara bir aralıkta yakaladım ve sormam gerekenleri, dertlerini, şiirlerini, nedenlerini ve her şeyi sordum bir solukta, samimi de cevaplar aldım kendimden, zaman zaman ben de şaşırdım gelen sorulara da verilen cevaplara da… Şaşırmaya da devam edeceğim gibi gözüküyor, her daim hayretimizin artması dilekleriyle, kendimle yaptığım röportajdır efendim, buyurunuz;

Ben: Merhaba Osman Coşkun

Osman Coşkun: Merhaba…

Ben: Osman Coşkun niye şiir yazıyor?

Osman Coşkun: Nedenini bilmiyorum, bu soru aslında bir peygambere size niye vahiy geliyor demek gibi bir şey… Ciddi anlamda neden şiir yazdığımı bilmiyorum. Zannedersem bu soruya cevap vermeyi başardığım gün şiiri bıraktığım gün olacak… Çünküsü yok çünkü, hadi şiir yazayım diyerek yazmıyorum çünkü, o kendisi beni seçti sanırım bunun için, hadi diyor ve başlıyoruz…

Ben: Nasıl yani, şiir kendisini yazıyor kendi kendine öyle mi?

Osman Coşkun: Öyle evet, çünkü daha detaylı bir tanımı yok bunun, zira yazdıklarıma belli bir süre geçtikten sonra bakıyorum, yahu diyorum bu cümleyi ben kurmuş olamam… Evet! Gerçek anlamda böyle bu, günlük hayatta hiç kullanmadığım bir kelime bir cümle alelade bir biçimde gelip şiirin mihengine oturabiliyor, ben de şaşırıyorum.

Ben: Sizin hiç mi bir faktörünüz yok yani, biz sizin yazdıklarınızı okurken sizi göz önünde bulundurmayalım mı?

Osman Coşkun: Ben yazmıyorum derken, o anki ben “ben” değilim, başka bir “ben” zuhur ediyor o an “ben”den… Ben de yabancısıyım o ben’in… Hatta şuan bana bu soruları soran “ben” bile olabilir o “ben…”

Ben: Anlamadım!

Osman Coşkun: Anlarsın canım işte, her şey de biraz bir şey vardır, bazen aklıma gelen başıma geldi dersin ya, öyle işte, ben çok fazla düşünüyorum, sanırım onun içindir bu kelimelerin başka türlü zuhur etmesi bende… Kullandığımız kelimeleri cımbızla seçmiyoruz, herkesin gündelik hayatında kullandığı kelimeler, bizim de alfabemiz 29 harf, biz de aşık oluyoruz, biz de ihanete uğruyoruz, biz de aşkımıza karşılık bulamıyoruz, bizim de yangınlarımız oluyor… Yılmaz Erdoğan’ın dediği gibi, “güzel olan sadece kelimeler…” yoksa acı aynı acı, özlem aynı özlem… Herkes aynı duyguları yaşar, başka bünyelerde… Sen yaşarsın zannedersin sadece, ama aslında herkesin benzerdir düşünceleri, aşkları, ayrılıkları, kayıpları, öfkesi, kavgası…

Ben: Hiç aşık oldunuz mu peki?

Osman Coşkun: Aşık olmak mı? Hiç mi? Oldum mu? Hemen hemen her gün aşık olurum ben, uyanırım yeni güne aşık olurum, pencereden bakarım sokağa aşık olurum, kedi görürüm kediye, martılara aşık olurum mesela, uçabilmelerine hep gıptayla bakmışımdır. Can Yücel’in deyimiyle “denizin sokak çocukları” olmaları da ayrı anlamlı kılar martıları benim literatürümde… Güzel olan her şeye aşık olabilirim. Güzellik tanımlaması da değişir mütemadiyen, birisini hiç ilgilendirmeyen bir olay, bir olgu beni ziyadesiyle içine çekebilir, dolunayın doğuşuna, şavkının suya düşüşüne aşık olurum mesela, güzellik bakışla alakalı, sevebilmekle alakalı, sevdiğiniz her şey güzel olur nazarınızda… Mecnun’a demişler mesela, “Leyla dediğin bu muydu, çok da güzel değilmiş hani” demiş ki Mecnun; “Siz ona bir de benim gözümden bakın…” Olay bu, bakmak değil, görmekle ilgili aslında aşk kavramı… Sizin baktığınıza herkes bakar, ama sizin gördüğünüzü herkes göremez…

Ben: Bakan körler var hayatta evet…

Osman Coşkun: Bakan körleri kastetmiyorum aslında, herkesin içselliğiyle alakalı bir olgu bu, siz birisini seversiniz, dünyanız o insanın etrafında dönmeye başlar… Bakınız bu olay sizlik bir olay da değildir aslında, kime, ne zaman, nerede aşık olacağınıza siz karar veremezsiniz! Böyle bir lüksünüz yoktur, buna rağmen kalkıp bu hayatın hala size ait olduğunun iddiasını ispat peşine düşersiniz, böyle bir şey de yok! Hayatınıza şöyle bir bakın, şöyle yapmak istiyordum da aslında şöyle oldu dediğiniz kaç tane olayla yüzyüze geleceksiniz… Ve hep başkalarına verdiğimiz değeri, kendimize vermediğimiz için kaybediyoruz biz, başkalarına kendimizi anlatma çabasını kendimize ayırmıyoruz, başkalarına sorduğumuz soruları kendimize sormuyoruz, başkalarından beklediğimiz ilgiyi, alakayı kendimiz kendimize göstermiyoruz… İşte hep bu noktasında ipin ucunu kaçırıyoruz hayatın, sonrası hüzün, hüsran, eylül, yaprak dökümü, akşam cefası, gün batımı falan…

Ben: Anlıyorum sanırım…

Osman Coşkun: Anlamazsın, anlıyor olsan şuanda bu konuları konuşuyor olmazdık kendi kendimize…

Ben: Evet de, sen bana soru sormaya fırsat vermiyorsun…

Osman Coşkun: Yahu aramızda sen ben mi var ki canım… Allah Allah, buyurunuz sorunuz!

Ben: En son ne zaman şiir yazdınız? Hangi ruh haline bürünmüştünüz yani?

Osman Coşkun: Geçen akşam yazdım, hayatımda en çok ihtiyacım olan insana ve en çok ihtiyacım olduğu anda yanımda olmayan insana yazdım, yanımda olmayışını Allah’a şikayet ettim, dedim ki Allah’a; al beni yanına her şeyi baştan yaratalım…

Ben: Oldu mu peki? Yani her şey baştan başladı mı?

Osman Coşkun: Hayır! O hemen olacak bir şey değildir zaten, ben söyleyeceğimi söyledim, gerisini Allah bilir, Şems der ya; “İşiniz Allah’a kalmışsa olmuş bilin” olmuştur herhalde bilmiyorum, çekirdeği bile önce ekiyorsunuz bekliyorsunuz ki filizlensin, bilmiyorsunuz tuttu mu tutmadı mı? Ona rağmen bekliyorsunuz, “belki’yi çok severim ben, çok güzel umutlar barındırır “belki”ler… “Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz” demiş Mevlana, ne olmazlar oldu da ne olur dediklerimiz olmaza uğradı bir solukta…

Ben: Peki, konuyu değiştirip biraz siyaset yapmaya ne dersiniz? Mesela, siyasi görüşünüz nedir?

Osman Coşkun: Öncelikli olarak değişmesi gereken şeyler var, değiştirmemiz gereken şeyler. Siyasi görüşüme gelince; şiiristim ben, şiirin değiştiren, dönüştüren gücüne inanıyorum ve dünyanın şiirle değiştirilebilineceğine inanıyorum… Herkes şiir yazsın, herkes şiir okusun, şiir yazıp okuyan insandan kimseye zarar gelmez, tatlı insanlar oluyorlar…

Ben: Peki siz hangi şairleri okuyorsunuz?

Osman Coşkun: Zor bir soru bu, birini söylesem diğerinin hatırı kalacak, haksızlık olacak… Şiir yazmış herkesi okuyorum, ama mutlaka ve kesinlikle okuduğum şairler, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Ümit Yaşar Oğuzcan, Orhan Veli, Turgut Uyar, Edip Cansever, Özdemir Asaf, Pablo Neruda, Mayakovski, Poe. Daha da çoğaltılır bu isimler, bir çırpıda aklıma gelenler bunlar saymaya kalksak yerimiz yurdumuz yetmez…

Ben: Sanat sanat için midir? Sanat toplum için midir? Niçin?

Osman Coşkun: Sanata olan saygımdan dolayıdır ki, sanatın sanat için olması gerektiğine inanıyorum, lakin toplumu aydınlatmayan sanatı da sallama çaya benzetiyorum, eh işte rengi falan benziyor, lakin demleme çayın tadını vermiyor. Onun içindir, benim inancım şudur, sanat sanat için olmalıdır, ama toplumu aydınlatmak için. Zira, sanatın toplum için olması fikri özellikle son zamanlarda şiiri iyiden iyiye ayağa düşürdü, yaban ellere bıraktı. Şiir kendisine haksızlık edilmesinden hoşlanmaz ve şiir öyle bir şeydir ki, yazıldığı günün kelamı olmaktan da hoşlanmaz, 40-50 sene sonra okunduğunda da aynı hazzı vermeli şiir. Dile pelesenk olmalı yani. Her okuyan kendisinden bir şeyler mutlaka bulmalı, ama istisnasız her okuyan. Eğer ki, bulamıyorsa şiir değildir o. Gündelik şiir yazıcısının iç konuşmasıdır denilebilir… Başka bir şey değil…

Soru: Yerel şair tanımlamasını kabul ediyor musunuz?

Osman Coşkun: Hayır! Kabul etmiyorum böyle bir tanımı, sanatın yerelliği olmaz, sanat evrenseldir. Şiirse zaten başlı başına dünya dilidir, şiirin evrenselliğini görmek lazım. Sırf Keşan’da ikamet ediyorum diye şair tanımının önüne yerel yakıştırmasını hakkettiğimi düşünmüyorum. Zira son kitap “Çâre” İstanbul’dan Çıngı Yayıncılıktan çıktı ve Türkiye’nin her yerinde satışta şuanda, nasıl bir yerelliktir bu. Yazılan her şey, ama her şey evrenseldir aslında, yazının yerelliği olmaz, evet yerel bir olayı anlatıyor olabilirsiniz, fakat bu dünyanın diğer ucundaki bir insanı ilgilendirmeyeceği anlamına gelmez. Kaldı ki teknoloji çağında yerellikten bahsetmek biraz abesle iştigal… Her an, her yere bir “tık” uzaklıkta olacaksınız hem de yerel olduğunuzu iddia edeceksiniz, hayır böyle bir şey yok… Evrensel bir iş yapıyoruz, bundan 50 sene sonra yazılanların başka dillere çevrilmeyeceğini kimse söyleyemez. Çevrilmese bile yazı evrenseldir, kendi varlığıyla evrenselliğini kanıtlamıştır. İşte tam olarak bu sebeptendir ki, yerel tanımlamasını kesinlikle kabul etmiyorum.

REKLAMLAR

Yorum Kapalıdır.

Arşiv

Reklam Alanı