TÜRKİYE GÜNLÜK KORONAVİRÜS TABLOSU Toplam İstatistikler
  • BUGÜNKÜ TEST SAYISI 138.018
  • BUGÜNKÜ HASTA SAYISI 11.520
  • BUGÜNKÜ VEFAT SAYISI 65
  • BUGÜNKÜ İYİLEŞEN SAYISI 7.191
Köşe Yazısı Okuma Sayısı: 563

Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 1. Bölüm

  Nefesim kesilene kadar, arkama bakmadan koşuyordum. Nereye olduğunu bilmeden, amaçsızca ve sebepsizce koşuyordum. Ardımda bıraktıklarımdan uzaklaşmak istercesine. Arabalar, evler, sokaklar, caddeler, kaldırım taşları, ağaçlar, kuşlar, kediler, köpekler, dilenciler, ayakkabı..

Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 1. Bölüm

 

Nefesim kesilene kadar, arkama bakmadan koşuyordum. Nereye olduğunu bilmeden, amaçsızca ve sebepsizce koşuyordum. Ardımda bıraktıklarımdan uzaklaşmak istercesine.

Arabalar, evler, sokaklar, caddeler, kaldırım taşları, ağaçlar, kuşlar, kediler, köpekler, dilenciler, ayakkabı boyacıları, mahalle kahvesinin önünde oturan ve ununu eleyip eleğini asmışlar, ver kızı al papazcılar, okeye dördüncü arayanlar yanımdan akıp gidiyordu.

Koşuyordum.

Yabanıl güvercinlerin yoğunlukta olduğu bir alana girişim ile güvercinlerin cemi cümlesinin kanatlanması bir oldu. Hayat devam ediyordu. Hepsi o kadar.

Kimin için, kimler için devam ediyordu bunu sormak lazımdı belki de. Yanlış soruları doğru zamanda, doğru soruları da yanlış zamanda sordum ömrüm boyunca. Yanlış yerdeki doğru insandım çoğu zaman, ha keza doğru yerdeki yanlış insan. Hep bir eksiklik vardı. Hiçbir yere ait hissedemedim kendimi. Elimi nereye attıysam orada büyük bir boşluk açıldı.

Neye elimi attıysam elimde kaldı. Kırıldım, döküldüm ve kırdım döktüm hayatıma dahil olan insanları. Şimdi böyle alelacele koşmalarımın elbet bir sebebi vardı.

Kendimden kaçıyordum. Kırıldığım, döküldüğüm yerlerden kaçıyordum. Ve elbette kırdığım, döktüğüm insanlardan kaçıyordum. Çünkü sıkılmıştım kendimden. Çünkü sıkılmıştı insanlar benden. Zehra da bunlardan sadece bir tanesi. Kaldı ki en önemlisi. Hayatımın mihenk taşı. Bilmiyorum ki nasıl anlatsam. Nereden anlatmaya başlasam diğer tarafı eksik kalacakmış gibi bir his.

Yeşil gözlerinin tarifini yapmaya çalışsam eksik kalır diğer tarifler. Saçlarının ahengini anlatsam misal, başak tarlalarında bir tufandır kopar. Bir ben kalırım o tufanın orta yerinde. Yine olan bana olur. Hep de böyle olmuştur. Hep ben kaybetmişimdir. Kaybederken de tüketmişimdir karşımdaki insanları.

Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum dedim ya, tam olarak ait olmadığım yerlerde dolaştığım zamanlarda da tükendiğim, kendimi en çok tükettiğim zamanlar. Zehra’yı kaybedeli henüz birkaç gün olmuştu. Koşarak uzaklaşmaya çalıştığım, çığlık çığlığa bağırdığım bu şehrin sokakları iyi tanır beni. Bu şehir iyi tanır beni.

Leyla’dan mütevellit bir Mecnun değilim elbet, Şirin’in Ferhat’ı da değilim. Ben kim miyim? İnanın ki bilmiyorum. Ben beni bilseydim zaten bu halde olur muydum? Sanmam.

Hangi durumları kendime müstahak görmüşümdür, ondan da pek haberdar olduğum söylenemez. Böyle nefes nefese koşmayı marifet mi sanıyorum. Pek sayılmaz. Ama kaçmam lazım, bu ellerimle kırdığım, döktüğüm ne varsa, madem tamir edemiyorum, kaçmam lazım buralardan. Ya da kendimi şehrin en yüksek yerinden aşağı salmam lazım.

Çünkü bana bu yakışır, çünkü Zehra’yı kaybettim. Çünkü Zehra artık benim hayatımda yok. Bilmiyorum ki ben bu kendimi neyleyeyim. Beni benden kurtarın ne olur, sesimi duyun ve bu duruma bir son verin. El uzatın, bi yardım edin, yalvarıyorum.

Ne kadar labirent varsa kendi kendime inşa ettiğim, içinde ilkin ben kayboldum. Hep aynı hikaye, hep aynı teraneler ortasında kaldım. Yanıldım, aldandım. Kendi kendimi tükettim. Ne kadar uçurum varsa düştüm, üşenmedim. Kendim düşerken en yakınımdakileri de sürükledim peşim sıra. En sevdiklerimi. Zehra başta olmak üzere. Ve ellerimden kurtulduğu anda, kaçtı kurtardı kendini. Hakkı vardı. Ben de olsam sevmezdim kendimi.

***

Beş katlı bir apartmanın üçüncü katında ikamet etmekteydi Zehra. Dairesinin balkonu sonradan pvc ile içeriye alınmıştı ve bu durum bana oldum olası hep bir umut vermişti. Nedenini bilmiyorum.

O balkon sonradan içeriye alınmıştı ya, bir umut işte, ben de belki bir gün tekrar içeriye alınırım diye düşünüyordum herhalde. Sabahlara kadar, bu balkonun karşısında duruyor, sigaranın birini söndürüp birini yakıyor ve balkonun perdesinin biraz da olsa aralanabileceğine olan inancımı koruyordum.

Gecenin ve sabaha en yakın zamanların bütün ayazları iyi tanırdı beni. Ben de onları iyi tanımıştım. Kemiklerime kadar hissetmiştim, özellikle yağmurlu akşamlarda yediğim soğuğun vücudumda yarattığı etkinin tarifi mümkün değildi. Ama içimde kaynayan cehennem ateşi her şeyi dengeliyordu. Cehennem ateşi diyordum, çünkü evet, tam anlamıyla cehennemi yaşıyordum, çünkü bence cehennem sevgiliden uzak düşmek demekti.

***

Koşuyordum sebepsiz, kimliksiz, sahipsiz. Nereye ve kime olduğunu bilmeden koşuyordum. Ayaklarım titriyordu, gücüm bitmek üzereydi artık, ama koşmaya devam ediyordum. Koşmaya devam etmeliydim. Çünkü ardımda büyük yıkıntılar bırakmıştım.

Hepsinden, ama hepsinden kurtulmamın tek yolunun koşmak, kaçmak olduğuna kanaat getirmiş olmalıyım ki, koşarak kurtulabileceğimi düşünüyordum. Herhalde öyle düşünüyordum, çünkü yapabilecek başka bir şey gelmiyordu elimden. Nefesim kesilmişti, dudaklarımın morardığını hissediyordum.

Gözlerim yuvalarından fırlamıştı muhtemelen, çünkü kendimin farkında değildim. Aslında bu kaçış bir nevi kendimi bulma çabası da olabilirdi. Kendimden haber alamıyordum uzun zamandır. Ellerim buz gibiydi. Başımda deli dumanlar cirit atmaktaydı. Hiç iyi günler değildi bunlar. Güzel günler elbet ilerideydi de, belki de onun içindi bu koşmalarım.

Belki de koşarak kavuşabileceğime inandırmıştım kendimi. Bir şekilde bu zamanları aşmam gerekliydi. Zaman koşarak aşılabilir miydi? Ellerimi nereye koyacağımı bilemiyordum. Alelade çekilmiş bir fotoğraf karesinde yoldan geçen adam gibi hissediyordum kendimi, kendi hayatım çerçevesinde.

Her şey olması gerektiği gibi miydi? Yoksa olması gerekenlerin olabilmesi için bunların olması mı gerekliydi? Neydi olanlar tam olarak? Bilmiyordum. Bildiğim bir şey vardı, o da hiçbir şey bilmediğimdi. Öyle felsefe yapmak adına da zırvalamıyorum bütün bunları. Gerçek anlamda yorgundum. Başımı yaslayacak bir omuz yoktu. Her şey üst üste gelmişti, her şey de üst üste gelmeye devam ediyordu.

Koşuyordum.

Koşarken bağırıyor muydum?

Bilmiyorum!

Sesimin çıkıp çıkmadığından emin değildim.

Kurduğum cümlelerin anlamından emin değildim. Anlamsız bir zaman dilimi içinde, kendime yeni anlamlar aramaktan yorulmuştum.

Kimdim ben? Ne yapmaya gelmiştim bu dünyaya? Hiçbir şey bilmiyordum.

Dönüp dolaşıp bir girdabın içinde kendime bir yer tayin etmeye çalışıyordum. Ama girdap bu ya, durduğu yerde durmuyordu ki, dönüyor, dönüyor, dönüyordum. Ve her seferinde hep aynı yerde buluyordum kendimi.

Kocaman bir hiçliğin tam ortasında. Oysa o girdap beni savurup atıyordu, yerden yere çalıyordu. Doğruluyordum, kalkıyordum düştüğüm yerden. Bakıyordum yine aynı yerdeyim.

Hiçliğin orta yerinde. Avazım çıktığı kadar susuyordum. Bu susmaların orta yerinde kurulmuş elle tutulur bir tek cümle bulsam, gidip ona sığınacağım.

Ve bütün dünyaya derdimi o elle tutulur tek cümle ile anlatacağım.

En azından deneyeceğim.

En azından bunu istiyorum.

Çok yorgunum, beni burada unutun. Benim hikayem burada noktalansın. Siz devam edin. Ben başımın çaresine bakamam, biliyorum…

 

İLANIN DETAYLARI İÇİN FOTOĞRAFIN ÜZERİNE TIKLAYINIZ

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL