TÜRKİYE GÜNLÜK KORONAVİRÜS TABLOSU Toplam İstatistikler
  • BUGÜNKÜ TEST SAYISI 358.274
  • BUGÜNKÜ HASTA SAYISI 23.759
  • BUGÜNKÜ VEFAT SAYISI 192
  • BUGÜNKÜ İYİLEŞEN SAYISI 25.103
Köşe Yazısı
  • Okuma Sayısı: 390

  • Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 23. Bölüm

    Bir gün Zehra’yı aradım. Başka bir şey sormak için aramıştım, ama sesini duyunca ne soracağımı unuttum. “Hayırdır?” dedi. “Hiç” dedim, “bir şey soracaktım da, sesini duyunca unuttum, neyse boş ver,..

    Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 23. Bölüm

    Bir gün Zehra’yı aradım. Başka bir şey sormak için aramıştım, ama sesini duyunca ne soracağımı unuttum. “Hayırdır?” dedi. “Hiç” dedim, “bir şey soracaktım da, sesini duyunca unuttum, neyse boş ver, nasılsın diye sorayım bari” dedim. “İyiyim, çok iyiyim” dedi. “Atandım ben” dedi. Sesinde kozasından yeni kurtulmuş bir tırtılın kelebek olmasının vermiş olduğu şaşkınlık ve hayranlık duygusu vardı. “Ha, tamam işte yahu, az önce haber sitesinin birinde gördüm, öğretmen atamaları belli olmuş, onu sormak için aramıştım ben seni” dedim. “Atandım, Van’a” dedi. “Van çok uzak değil mi yahu, ne yapacaksın gideceksin değil mi?” dedim. “Gitmem lazım, bu şehirden kurtulmak istiyorum, biliyorsun sevmiyorum burayı, neresi olsa gidecektim. Buraya da gider miyim acaba diye hiç düşünmedim zaten” dedi. Sustum. “Orada mısın” diye yoklama çekti. “Buradayım Zehra, buradayım, atanmış olmana çok da sevindim ama…” “Aması ne Allah aşkına?” dedi. “Zehra” dedim, “sen şimdi gideceksin yani bir daha bu şehirde olmayacaksın, ben buna nasıl alışacağım? Ben seninle yolda denk geldiğimizde bile mutlu oluyordum. Şimdi bu ihtimal bile olmayacak bir daha” dedim. “Yahu” diye devam ettim, “yahu ben senin sabah işe gidiş saatini takip edip, binmiş olduğun dolmuşun geçiş güzergahında bekleyip, seni üç saniye göreyim de günüm iyi geçsin diye kendimi parçalıyordum. Bu çabalarım bile amaçsız kalacak, sen zaten yoksun hayatımda, ama seninle aynı şehirde nefes alıyor olmak bile yetiyordu bana. Yani sen şimdi o balkonu sonradan içeri alınan evde olmayacaksın bir daha öyle mi? E, ben ne yapacağım şimdi Zehra? Ben, senin evinin karşısına geçip sabahlara kadar odanın ışığını seyredip mutlu oluyordum. Bu çaresizliğimi bile seviyordum. Sana olan bu çaresizliklerim bile beni hayata bağlıyordu, anlıyor musun? Şimdi bunların hiçbir tanesi olmayacak, çünkü sen bu şehirden taşınıyorsun Zehra, inan bu bana çok ağır gelir. Ben bunu kaldıramam.” “Saçmalama” dedi, “insan her şeye alışıyor, sen de artık alış benim yokluğuma, ben bundan sonra bu şehirde olmayacağım, beni yolda bile görmeyeceksin bundan sonra, alışman daha kolay olur, göz görmeyince gönül katlanıyor bir şekilde” dedi. “Göz görmeyince hasret katlanıyor, gönül deminde” diyemedim. “Haklısın Zehra” dedim, “gitmeden son bir kez görüşmek isterim seninle” dedim. “Olmaz” dedi. “Hoşça kal” dedi. “Kapatıyorum şimdi işim var” dedi. Hiçbir şey diyemedim. Gitme de diyemedim. Kimdim ki ben! Hiç işte!

    ***

    Zehra’nın tablosunu duvardan indirmiş tam karşımda duran masanın ayağına dayamıştım. Tam karşısına geçip sırtımı çekyata dayadım. Karşılıklı oturmaya başlamıştık. Bu gece Zehra ile içmiş olduğumuz akşamdan sonra, bir daha ağzıma koymadığım Zehra ile özdeşleştirdiğim kırmızı Cumartesi şarabından içmeye karar vermiştim. Tablosu karşımda, dünyanın en güzel manzarasından daha güzel. Gözlerinin içine bakıyorum. Gözlerinin içinde yeni dünyaları keşfe çıkıyorum. Annem geldi yanıma bir ara, “Neden yapıyorsun oğlum kendine bunu?” dedi. “Çok seviyorum ben bu kızı be anne” dedim. Büktü boynunu, bir şey demedi. Belki de diyemedi.

    ***

    (8)

     

    Annem ve babam birlikte hasta olmuşlardı. Her ikisi de sabahlara kadar öksürüyorlardı, aralıksız. “Siz birbirinize öksürüklerle kur yapıyorsunuz galiba, yeni bir lisan mı geliştirdiniz, ne yaptınız acaba” diye takılıyordum. Annem gülüyordu. annem gülünce bütün dünya daha güzel oluyordu. Daha yaşanılır bir yer olduğunu düşündürüyordu annemin gülüşü bana. Bütün anneler hep güzel gülerdi. İstisnası olmazdı bunun. Annemin, annem olması benim en büyük mucizemdi. Ağzı var dili yok, sorarsan söyler, kimsenin gıybetini yapmaz, yapamaz. Bizi ilgilendirmez elalemin hayatı der, kapatırdı konuyu hemen. Rahatsız olurdu. “Günah” derdi “dedikodu yapmak.” “Kardeşinin etini yemekle eş değer yazıyor Kuran’da” derdi.

     

    Her geçen gün ağırlaşmaya başlamıştı hastalıkları annemin ve babamın. Hastaneye götürmüştüm her ikisini de. Ayaktan muayene edip, üst solunum yolu enfeksiyonu deyip göndermişlerdi eve. Evde odalarını ayırmıştım. Birbirinize bulaştırıyorsunuz, iyileşemiyorsunuz bir türlü, iyileşene kadar görüşmek yok demiştim de. Bıraksaydım keşke görüşselerdi diyorum şimdi. Ne bilirdim başımıza gelecekleri.

     

    ***

     

    Pazar sabahı annemin sıklaşan öksürükleriyle uyandım. Derhal koşarak yanına gittim. Hiç iyi görünmüyordu. Ağlamaya başladım. “Neden ağlıyorsun, oğlum, ben ağlıyor muyum” dedi. “Anne” dedim, “hiç iyi görünmüyorsun, niye inat ediyorsun, kalk hastaneye gidelim” dedim. “Yok, istemiyorum” dedi. Hastaneye gitmemekte diretiyordu. Anneme göre insanları doktorlar öldürüyordu. Bu yaşıma geldim, doğru düzgün hastaneye gittiğini hatırlamıyorum.

    Zaman ilerledi, öğleden sonraya döndü akrep ile yelkovan yüzünü, annemin durumu daha da ağırlaştı, öksürükleri sıklaştı. Göğsünü tutuyordu. “Şuramda” diyordu, “bir şey var sanki onu çıkarsam rahatlayacağım” diyordu. Yattığı yerden doğrulacak hali kalmamıştı. Gözlerimin içine bakıyordu. Tam karşısına oturmuş annemi izliyordum. Yalvarıyordum hastaneye gidelim diye. Civar illerdeki devlet olsun, özel olsun aramadığım hastane kalmamıştı. Hiçbirinde yer kalmadığını, bütün yataklarının dolu olduğunu söylüyorlardı. Ağlamaya başlamıştım. Çaresizlik başlamıştı. Çaresizliğin her türlüsünü yaşadığımı düşünüyordum ki, böylesine daha önce şahit olmadığımı anladım. Bu başka bir çaresizlikmiş.

    Saat akşam üstüne döndü ki yüzünü, annemi bir şekilde en azından buradaki devlet hastanesinin aciline götürmeye ikna ettim. Yattığı yerden doğrulmasıyla, başının yastığa düşmesi bir oldu. Boynuna sarıldım. “Anne” diye bağırdım. Açtı gözlerini, gözlerimin içine baktı, bir kedi yavrusu tedirginliği ve masumiyeti vardı. İçim ürpermişti. Yataktan doğrulmasına yardımcı oldum. Koluna girdim. Yürümeye takati kalmamıştı artık. Babam diğer odada öksürüyor. “Annen iyi değil oğlum, zaman kaybetme bir an önce götür hastaneye” diye sesleniyordu yattığı yerden. “Habersiz bırakmayın beni” diye de ekliyordu, öksürüklerle kesilen cümlelerini zar zor duyurmaya çalışıyordu bana. “Nefes alamıyorum” dedi annem arabaya ilk bindiğimizde. Hafif camı araladım. “Şimdi nasıl anne” dedim. “Çok kötüyüm oğlum ben” dedi.

    O arada devlet hastanesinde çalışan bir arkadaşı aramıştım. Acilin kapısının girişinde o karşıladı bizi. Tekerlekli sandalyeye bindirdi annemi. “Arabayı park edip, geliyorum” dedim. “Tamam usta” dedi. Arabayı park edip geri döndüm. Annemin kaydını yapmışlar. Acil bölümünde bir sedyenin üzerinde oturuyordu annem. Yanına gittim. Elini tuttum, “Yatır oğlum beni” dedi. Yatmasına yardımcı olmak için elimle başını tuttum ki, “kaldır oğlum nefes alamıyorum” dedi. “Nefes alamıyorum oğlum” demesi hala kulaklarımda yankılanır. O arada doktor geldi. Müdahale ettiler. “Teyze nefes alamıyor, bu saate kadar neredeydin be adam?” dedi doktor. Ne diyeceğimi bilemedim. “Dudakları, ayakları mosmor görmüyor musun, oksijensiz kalmış” dedi. Annem son kez “nefes alamıyorum” dedi ve kapattı gözlerini. Mavi alarm verdiler. Beni apar topar dışarıya çıkardılar. Dışarıya çıkarmaya çalışırken diğer yandan teselli etmeye çalışan cümleler kuruyorlardı. Ne olduğunu anlamıyordum.

    Acil doktoru geldi dışarıya, yanıma. Nefesinin kesildiğini ama geri döndürdüklerini, şuanda makineye bağlı da olsa nefes aldığını, fakat daha büyük bir hastaneye sevk edeceklerini, hastanelerin hepsinin tam kapasite ile çalıştığını, yer bulamadıklarını, diğer yandan da ambulans çağırdıklarını, ambulansı beklediklerini, kendilerinin ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını. Tabiî ki takdirin yüce yaratıcının olduğunu söyledi, geçmiş olsun dedi döndü arkasını gitti.

    Olduğum yerde kollarım iki yanıma düştü, dizlerimin bağı çözülmüştü. Ne yapacağımı bilemez bir vaziyetteydim. Daha önce çok çaresiz kaldığımı hissetmiştim, ama ilk defa kendimi bu kadar çok, bu kadar derinden çaresiz hissediyordum. Başımı göğe kaldırdım; “Neden Allah’ım, neden biz?” Dizlerimin üstüne çöreklendim. Derken omzuma bir el dokundu, gelen Ayla idi. Elini saçlarımın arasında dolandırdı. Hastaneye gelirken, yolda aramıştım Ayla’yı. Annemi hastaneye götürüyorum, yanıma gel demiştim. Oturduğum yerden doğruldum. Kalktım sarıldım boynuna. “Neden böyle olmak zorunda be Ayla” dedim. “Neden, her şey üst üste gelmek zorunda, ben artık kaldıramıyorum. Çok yoruldum. Top yekün bütün vücudumun taşlar altında kaldığını hissediyorum Ayla” dedim. Gözlerimden yaşlar boşaldı.

    YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

    ÜYE GİRİŞİ

    KAYIT OL