TÜRKİYE GÜNLÜK KORONAVİRÜS TABLOSU Toplam İstatistikler
  • BUGÜNKÜ TEST SAYISI 358.274
  • BUGÜNKÜ HASTA SAYISI 23.759
  • BUGÜNKÜ VEFAT SAYISI 192
  • BUGÜNKÜ İYİLEŞEN SAYISI 25.103
Köşe Yazısı
  • Okuma Sayısı: 415

  • Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 25. Bölüm

    Yemeği yedikten sonra, aynı güzergahta Mola çayevi diye bir mekan var, küçük şirin bir yer, oraya geçtik hep beraber. Çay içelim dediler. Ne söylerlerse onu yapıyordum. Oturduğumuz yerde her kafadan..

    Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 25. Bölüm

    Yemeği yedikten sonra, aynı güzergahta Mola çayevi diye bir mekan var, küçük şirin bir yer, oraya geçtik hep beraber. Çay içelim dediler. Ne söylerlerse onu yapıyordum. Oturduğumuz yerde her kafadan bir ses çıkıyor, ben önümde çay bardağının kenarıyla köşesiyle oynuyorum. Çay bardağının etrafında parmağımı gezdiriyorum. Kafam hiç yerinde değil. Olumsuz şeyler düşünmek istemiyorum.

    Tam bu esnada amcam aradı. Edirne Devlet Hastanesinin önünde olduklarını söyledi. “On dakikaya geliyorum, amca” deyip, kalktım hemen. “Babamlar gelmiş hastaneye dönmemiz lazım” dedim. Tanzer eve geçeceğini söyledi. Samet’le Mahmut da herhangi bir ihtiyaç anında geleceklerini söyleyip, onlar da ayrıldı. Hüseyin abi “Ben seninle geleyim kardeşim” dedi. Beraber kalktık. Arabanın yanına gittiğimizde, “arabanın anahtarlarını bana ver, senin kafan yerinde değil, ben kullanayım arabayı” dedi. İkiletmedim, ısrarcı olmanın alemi yoktu. Anahtarları çıkardım cebimden verdim Hüseyin abiye. Zira kendisi trafik polisiydi. Çok fazla diretmenin alemi yoktu.

    Hastaneye giden yol boyunca hiç konuşmadık. Etrafı boş ve anlamsız gözlerle seyrediyordum. Annemle Edirne’ye geldiğimiz zamanlar film şeridi gibi geçiyordu gözümün önünden. İlk geldiğimiz zamanı düşündüm. İlkokul beşinci sınıftaydım. Hayatımda ilk defa gelmiştim Edirne’ye, hiçbir yeri bilmiyordum. Sınava gelmiştik. Selimiye’yi falan ilk o zaman görmüştük annemle beraber. “Ah be anne, sen bi ayağa kalk, ilk işim sana bütün Edirne’yi baştan aşağı gezdirmek olacak” dedim içimden. Derin bir ah çekmiştim. Hüseyin abinin dikkatini çekmiş olacak ki, “Sıkma canını kardeşim, Allah’tan ümit kesilmez. İyi olacak annen, buradan hep beraber güle oynaya gideceksiniz inşallah” dedi. “İnşallah abim” dedim. Ama içimde büyük bir şüphe vardı ve kemiriyordu beni. Olumsuz düşünmemeye çalışıyordum, ama olmuyordu.

    Hastanenin önüne geldiğimizde, amcamla babam bir bankta oturuyorlardı. Babamın kimliğini alıp kaydını yaptırdım acil kısmında. Muayene edip, bir sürü ilaç yazıp saldılar. “Yahu” dedim, “bu adam öksürüp duruyor, annem yoğun bakımda, aynı semptomlar babamda da mevcut, siz bi sırtına bakıp, iki öksürtüp, üç dört tane ilaç yazıp, gönderiyorsunuz. Bi ciğer filmi çekin bari” dedim. Hiç oralı olmadılar. “Geçmezse tekrar gelin” dediler. Esnaf ağzıydı bu, olmazsa geri getir, yenisiyle değiştiririz. Böyle saçma şey mi olurdu, oluyordu. Burası Türkiye’ydi, en nihayetinde. İnsan hayatının hiçe sayıldığı, sözüm ona sağlıkta devrim yapıldığının iddia edildiği, yıllardır gelişmekte olan, üçüncü dünya ülkesi olarak adlandırılan, ama bana göre üçüncü dünya ülkesi bile olamayacak rezil bir yönetime sahip, saçma sapan bir ülkeydi burası. Para babalarını zengin etmek adına, özel hastanelere yapılan yatırımlar, devlet hastanelerine yapılmıyordu. Vatandaş da ne yapsın, özel hastane, daha iyi muayene olurum kafasıyla, özel hastanelere akın ediyordu, orada da durum çok iç açıcı değildi. Zira annemin de babamın da teşhisini koyamayan, yine bir özel hastaneydi. Hepsinin canı cehennemeydi. Allah belalarını versindi. İlahi adaletin şaşmayacağına olan inancım tamdı. Kaldı ki, sadece sağlıkta değil, eğitimde de aynıydı durum. Devlet okullarının durumu içler acısıyken, devlet özel okullara destekleme adı altında binlerce lirayı zaten zengin olan çocukların ailelerine heba ediyordu. Heba ediyordu diyorum, çünkü bu çok büyük bir hebaydı. Yazıklar olsundu. Eğitimin özeli mi olurdu, böyle saçma sapan bir uygulama olmamalıydı, ama dedik ya, burası Türkiye’ydi. 11 milyon nüfuslu Küba’da, eğitimden sağlığa, sağlıktan ulaşıma her şey ücretsizdi. Okur yazar oranı yüzde 100 idi. Sağlık sektöründe onca imkansızlığa rağmen dünyanın en iyisiydiler. Dünya üzerinde 30 bin civarında Küba’lı doktor, hiçbir ücret talep etmeden, ihtiyacı olan ülkelerde sağlık hizmeti vermekteydi. Çünkü insana değer veriyorlardı. Öncelikleri insandı. Bizim gibi ülkelerde öncelik kapital olduğu için, durum buydu. İki öksür, teşhis hazır zaten, herkese aynı ilaçları yaz gönder iyileşmezse geri getir.

    Yenisiyle değiştirilir.

    Acilin kapısının girişinde amcamla Hüseyin abi bekliyorlardı. Dışarı çıktığımızda “Ne oldu?” dedi amcam. “İlaç yazıp gönderdiler ne olacak!” dedim. “Alırız biz bunları” dedi amcam. Aldı reçeteyi benden. Hüseyin abi kendisinde kalmamız hususunda ısrarcıydı. Babam döneceğim diye tutturdu. Amcam da “Gidelim biz, bir şey olursa, yine getiririm ben babanı” dedi. Israrcı olmadım. Babam zaten hastaydı, bir de ben üstüne gitmek istemiyordum. Amcamla babamı uğurladıktan sonra, Hüseyin abiyle baş başa kaldık. “Ne yapalım?” dedi. “Ben burada, hastanede kalacağım” dedim. “Olmaz öyle şey, gidelim eve yat dinlen, burada kalıp ne yapacaksın, ne içeri girebileceksin, ne de bir işe yarayacak burada kalmış olman” dedi. “Abi” dedim, “ben eve de gitsem rahat olmayacağım, seni de rahatsız edeceğim, sen git, hatta benim arabayı da al, git. Ben burada kalayım” dedim. “Ben şuradan bi taksiye atlar giderim, kardeşim de iş o değil, beraber gideceğiz, ben seni burada yalnız başına bırakmam” dedi. Beni almadan gitmemek konusunda ısrarcı olunca, “Tamam o zaman” dedim, beraber geçtik Hüseyin abinin evine. Yolda evinin yedek anahtarı olduğunu söylediği anahtarı verdi bana. “Hısım, akraba, konu komşu, arkadaşın kim var kim yok, gelen herkesi burada ağırlayabilirsin, ev sizin” dedi. “Hakkını nasıl ödeyeceğim abi ben senin be” dedim. “Kardeşime bak ya, ne demek, sen canım kardeşimsin benim” dedi.

     

    Eve geçtik. Hüseyin abi sağa sola rastgele atılmış sigara paketlerini, gömlekleri, pantolonları vesaireleri, “Ev çok dağınık, bekarlık hali kardeşim kusura bakma e mi” diyerek toparlamaya başladı. “Ben öğrenci evinden alışığım abi böyle şeylere, bu dağınıklığı özledim desem yeridir, takma kafana, bu dağınıklık güzeldir, kafanın da dağınıklığını gösterir, onun için dert etme” dedim. Bir sigara yaktım. Hüseyin abi mutfağa geçti, beş dakika sonra elinde içinde meyve dolu bir tabakla geri döndü. “Abi gözünü seveyim hiç gerek yok böyle şeylere” dedim. “Olsun, yatmadan önce atıştır biraz” dedi. “Eyvallah” deyip, Meyve tabağından sadece dilimlenmiş bir tane muz attım ağzıma. Ardı ardına sigara yakmaya devam ediyordum. Hüseyin abi on dakika kadar sonra, “Kardeşim ben yatıyorum, bir isteğin var mı” dedi. “Daha ne isteğim olsun abi, teşekkür ederim” dedim. Yatmaya gittiğini düşünürken, elinde bir kupa ile geri döndü. Neskafe yapıp getirmiş. “Senin uyumaya niyetin yok belli ki” dedi. “Teşekkür ederim abim” dedim. Neskafeyi içmeye koyulmuşken. Telefonun çalması ile irkildim. Arayan Hakan hocaydı. Manisa Salihli’den. “Nasılsın, Osman kardeşim?” dedi. “Nasıl olayım hocam” dedim. “Allah’tan ümit kesilmez, dilini duasız bırakma kardeşim” dedi. Ve bir dua söyledi bana, “Bu duayı oku devamlı” dedi; “Rabbi yessir vela tuassir. Rabbi temmim bi’l hayr” (Rabbim! Kolaylaştır zorlaştırma. Rabbim! Hayırla sonuçlandır.)

     

    Gözüme bir türlü uyku girmiyordu. Yatağın içinde oradan oraya dönenip duruyordum. Gözümü kapatıyordum, annemin mezarına toprak atarken görüyordum kendimi. Çıkamıyordum işin içinden. Bu olumsuz düşünceleri kafamdan atmaya çalışıyordum. Hakan hocanın öğrettiği duaya sarılıyordum. Yatağın içinde dönüp durmaya devam ediyordum. Yok olmuyordu. En sonunda kalktım. Hastaneye gitmem lazımdı. Hüseyin abinin yattığı odaya gittim. Uyuyordu. Daha ilk seslenmemde uyandı. Hüseyin abi Van’daydı bundan birkaç ay öncesine kadar. Doğu görevi sebebiyle, üç yıl Van’da görev yaptı. Onun için uykusundan pek hayır yoktu. Tetikteydi. Tetenekli olmuştu iyiden iyiye. Yolda yürürken falan, arabaların dikiz aynasından arkasını gözlüyordu. Her an takip ediliyor muyum acaba hissi adama kafayı yedirirdi. Kafayı yemeye çeyrek vardı. Öyle bir haldeydi. Ülkenin genel durumu buydu zaten. Hepimiz paranoyak olmuştuk. Ne zaman nerede bir bomba patlayacak acaba diyerek insanların yoğunluklu bulunduğu yerlerden uzak durmaya çalışıyorduk. Ülke üstü açık tımarhaneye dönmüştü. Herkes herkesten şüphe eder vaziyetteydi. Hüseyin abi iş icabı bu durumdaydı da, bizim ne kabahatimiz vardı. Bizim tek kabahatimiz, milyon yıllık dünya tarihinin bu döneminde bu ülkede dünyaya gelmiş olmamızdı. Başka da bir açıklaması yoktu.

    “Hüseyin abi” diye seslendim. “Efendim, kardeşim” dedi. “Abi ben hastaneye gidiyorum” dedim. “Kardeşim gitmenin bir anlamı yok ki, hadi gidelim beraber ama anneni göremeyeceksin ki” dedi. “Olsun abi, ben uyuyamıyorum, kafayı yiyeceğim burada böyle düşündükçe” dedim. “Bekle ben de geliyorum” dedi. Kalkıp hazırlandı, beraber çıktık evden. Arabayı ben kullanıyordum. Saat sabaha karşı üçtü. Hastanenin önüne geldik, uygun bir yere park ettim arabayı. Yoğun bakım ünitesi ikinci katındaydı devlet hastanesinin, beraber çıktık. Yoğun bakım ünitesinin kapısının önünde beklemeye başladık. Ne içeriden biri çıkıyordu, ne de görünürde biri vardı. Hiçbir hareket yoktu. O arada tavandaki yangın sensörünü gördüm. “Ben bi sigara yakacağım dumanı da bu sensöre doğru üfleyeceğim” dedim. “Onunla uğraşma, benim emanet yanımda, iki el sıkayım, bütün hastane seferber olsun” dedi Hüseyin abi. Berbat bir durumda olmama rağmen güldüm. “Ne yapacağız abicim?” dedim. “Yürü gidelim, sabaha ne kaldı şunun şurasında, sabah konuşursun doktorlarla, ekstrem bir şey olursa ararlar zaten” dedi. “Tamam madem” dedim. Çıktık hastaneden. Bildiği çok iyi bir çorbacı olduğunu söyledi. Tarif etti, oraya gittik beraber. Çorba içtikten sonra, çorbacının önünde sigara içerken, karşıdaki mekanda Oktay abinin çalıştığını söyledi Hüseyin abi. Daha cümlesini tamamlamamıştı ki, mekandan Oktay abi çıktı. Seslendim “Oktay abi” diye. “Hoop” dedi. Akabinde geldi yanımıza. Bu saatte ne yaptığımızı sordu. Anlattık durumu üstün körü. “Olmaz bir şey, gönlünüzü ferah tutun. toparlar birkaç güne” dedi. İçime biraz da olsa su serpilmişti. Rahatlamıştım. Sebebini bilmediğim bir huzur dolmuştu içime. Ayaküstü yaptığımız muhabbetin akabinde Oktay abi ayrıldı yanımızdan. Biz de çok geçmeden hesabı ödeyip arabaya doğru yönlendik Hüseyin abiyle birlikte. Eve geçtik. Saat sabahın beşiydi. Hüseyin abi odasına geçti yattı. Ben de salondaki yatağa uzandım. Yatmamla, tekrar kalkmam arasında on dakikalık bir zaman bile yoktu. Giyinip çıktım evden. Doğruca Selimiye Camii’ne gittim. Sabah ezanının okunmasına yarım saat vardı. Öncesinde iki rekat şükür namazı kıldım. Sonra başladım sabah ezanının okunmasını beklemeye. Sabah ezanı okundu. Cemaatle beraber sabah namazını kıldıktan, iki rekat fazladan namaz kılıp, Allah’a niyazda bulunduktan sonra, saat yedi buçuk gibi çıktım camiden. Sekize az kalmıştı ki, hastanenin yolunu tutmuştum. Yoğun bakım ünitesinin olduğu ikinci kata çıktım, ama birkaç saat önceki sükunet devam ediyordu. Ortalıkta kimse yoktu. Tekrar aşağı indim. Kafetaryadan iki tane poğaça bir bardak çay alıp, banklardan birine geçip oturdum. Kahvaltıyı yaptıktan sonra, bir sigara yaktım. O arada Hüseyin abi aradı. Nerede olduğumu soruyordu. Hastanede olduğumu söyledim. “Tamam kardeşim, ben göreve geçiyorum, herhangi ekstra bir durum söz konusu olursa mutlaka ara beni” dedi. “Tamam abi, teşekkür ederim” deyip kapattım telefonu. Bekliyordum, amaçsız, sorgusuz, sualsiz ve neyin ne olduğunu bilmeden bekliyordum. Hiç durmadan gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Olumsuz düşünmemeye çalışıyordum, ama kötü şeyler olacağını hissediyordum.

    YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

    ÜYE GİRİŞİ

    KAYIT OL