TÜRKİYE GÜNLÜK KORONAVİRÜS TABLOSU Toplam İstatistikler
  • BUGÜNKÜ TEST SAYISI 358.274
  • BUGÜNKÜ HASTA SAYISI 23.759
  • BUGÜNKÜ VEFAT SAYISI 192
  • BUGÜNKÜ İYİLEŞEN SAYISI 25.103
Köşe Yazısı
  • Okuma Sayısı: 342

  • Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 27. Bölüm

    Aynı günün akşam üstü Mücahit abi aradı, “Abi çok yalnızım, ne olursun yanımda ol” dedim. Telefonu kapatmasıyla iki saat sonra Edirne’ye gelmesi bir oldu. Yanında benim arabayı kullanacak bir arkadaş..

    Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 27. Bölüm
    Aynı günün akşam üstü Mücahit abi aradı, “Abi çok yalnızım, ne olursun yanımda ol” dedim. Telefonu kapatmasıyla iki saat sonra Edirne’ye gelmesi bir oldu. Yanında benim arabayı kullanacak bir arkadaş daha getirmişti. “Benim araba kalsın, amcamın geldiği, halamın eşi Ali Rıza eniştenin arabayı alın götürün siz, benim arabada bir sürü malzeme var” dedim. Öyle yaptılar eniştenin arabayı alıp döndüler. Ben o gece Mahmut Canların evde kaldım. Gece yarısı geçmiştik eve zaten. Sabah erkenden hastaneye geçip, öncelikli olarak babamın ilçeye sevkini sağlayacaktık, akabinde annemin cenazesini alıp dönecektik. Babam ilçe devlet hastanesine ambulans ile sevk edilecekti. İlçedeki devlet hastanesindeki babamla ilgilenecek olan dahiliye uzmanıyla Erdi ve Emel görüşmüşlerdi, özel odayı bile hazır etmişlerdi. Sabah yedi buçuk gibi amcam aradı, sevk işleminin gerçekleşmediğini söyledi. Apar topar hazırlanıp evden çıktık ki, o da ne, araba komple kara gömülmüştü. Bütün gece yağan kar arabayı kapatmıştı. Bi on dakika kadar arabanın üstünü, kenarını, köşesini temizlemekle uğraştıktan sonra, Edirne Devlet Hastanesine doğru yollandık. Mahmut ve Samet yanımdaydı. Devlet hastanesine vardığımızda enfeksiyon hastalıkları servisinin hemşireleri ile yaptığım görüşmede, ambulans göndermediklerini, sevkin yapılacağı hastanenin hastayı kabul etmediğinin belirtildiğini söylediler. “Nasıl olur yahu” dedim, “özel odası bile hazır, öyle saçmalık mı olur?” diye sert çıktım epey. Tam tamına dört saat boyunca bu anlaşmazlığı çözmeye çalıştıktan sonra, annemin cenazesini almaya gelen cenaze arabasına tabutu koyduk ve yola koyulduk. Babamı hastane koridorlarında tanıdığım insanlara emanet edip çıktık yola. Dört saatin sonunda ambulansın geldiği haberini aldık yolda. İktidar partisinden birini aramış hastane koridorlarında tanıdığım abinin bir tanesi. On dakika geçmeden ambulansı göndermişler. Ağzım ağrıdı küfür ederken. Kar yağmaya devam ediyordu. Yolu kapatmıştı. Cenaze arabasında, dik bir bayırı çıkmaya çalışırken, araba epey şiddetli kaydı. Yoldan çıkarcasına kaydı. Yüreğim ağzıma geldi. Arabayı kullanan abi gayet sakindi. Beni de sakin olmam konusunda uyarıyordu, devamlı telkinlerde bulunuyordu. Hayatta ölümün olduğundan falan dem vuruyordu. Ama ben sakinliğimi kaybetmiştim. Son bir haftada başıma gelen olaylardan sonra, sakin olamadığımı, bütün duygularımın tetikte olduğunu anlatmaya çalışıyordum ve ardı ardına yaktığım sigaraların bütün duygularıma tercüman olmasını istiyordum sanki.
    ***
    Yolda ağır aksak ilerlerken babamı getiren ambulansın yolda kaldığı haberini aldım. Stresim ikiye katlandı. Bir de ambulansın yola çıkmadan önce 112 müdürünün “Çok kar var yol açık mı acaba?” dediğini öğrenince kanın beynime sıçraması kaçınılmazdı. Sinirden elim ayağıma dolandı, ama yine sakinliğimi korumaya çalışıyordum. Yola çıkmadan önce 112’yi arayıp bir kavga etmiştim zaten. Yaklaşık dört saattir ambulans beklediğimizi, bunun nasıl iş olduğunu sormuştum da, havadan dolayı meydana gelen kazalara yetişmeye çalıştıklarını belirtmişlerdi. Sistemin böyle olduğunu, önem sırasına göre hareket edildiğini belirtmişlerdi. Sağlığın önem sırası olmayacağından başladım. Sizin yapacağınız işin Allah belasını versin diye devam ettim.
    Madem yetişemiyorsunuz, araç filonuzu arttırın arkadaşım diye ağzıma ne geldiyse giydirdim telefonun karşısındaki arkadaşa. Dört saatin sonunda gelen ambulansın da arızalı olduğunu söyledikleri anda, geçirdiğim sinir krizini tarif edemem. “Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?” diye başladım, “dört saattir ambulans bekliyoruz, gelen ambulansın da arızalı olduğunu söylüyorsunuz, annem aşağıda cansız bedeniyle beni bekliyor, babam içeride canıyla uğraşıyor, canımızı teslim edeceğimiz kurumun bize sunduğu hizmet bu mudur?” diye, avazım çıktığı kadar bağırıyordum. “Sağlıkta devrim dediğiniz bu mudur lan sizin?” dedim. “Sizin yapacağınız devrim bu kadar olur işte” diye devam ettim, “sizin yapacağınız devrimin Allah belasını versin, hepinizin Allah belasını versin” dedim. Ambulans personeli ne diyeceğini bilemedi. Bön bön yüzüme bakıyorlardı. Çok sert kayaya çarptıklarını, hepsiyle fena uğraşacağımı, her yere yazacağımı, herkese anlatacağım bu durumu diye haykırıyordum. Sağdan soldan “vah vah” sesleri yükseliyordu. Halime acıyan ablalar, teyzeler, çocuk haklı diyorlardı. Evet, haklıydım, ama her zamanki gibi haklı olmam bir şey ifade etmiyordu. Allah kahretsindi bu ülkenin var olan bütün sistemlerini.
    En nihayetinde babamı cenazeye yetiştiremediler. Sonradan öğrendiğime göre de, babam ambulanstan sırılsıklam bir vaziyette inmişti, titreyerek.
    Annemi defnederken kar hiç dinmedi, annem karı çok severdi, kar yağdığı zaman camın kenarına oturur, “ne güzel yağıyor oğlum” bak diyerek gece yarılarına kadar kar yağışını izlerdi. 2004’ten beri böyle bir kar yağışı görmemiştik. Dize kadar kardı her yer. Donuma kadar ıslanmıştım. İçim ürperiyordu. En ücra köşelerime kadar donmuştum. Onca kar yağışına ve soğuğa rağmen cenaze töreni çok kalabalık olmuştu. Akın akın gelmişti insanlar. Cuma saati olmasının da etkisi vardı elbette. Annemi defnettikten sonra, beni halama bıraktılar.

     

    Evden getirdikleri kıyafetleri koydular önüme, üstünü başını değiştir, diye salık verdiler. Geçtim banyoya üstümü başımı değiştirdim. Zira kuru bir yanı kalmamıştı üstümdeki kıyafetlerin. Elim ayağım buz tutmuştu, zangır zangır titriyordum. Sobanın yanına geçip oturdum, üzerimi değiştirdikten sonra. Telefonların ardı arkası kesilmiyordu. Aytekin, İstanbul’dan kalkıp gelmişti sırf cenaze için, “Kanka seni görmeden gitmeyeyim” diye aradı. Halamda olduğumu söyledim. Beş dakika sonra geldi. Görüştük. Aytekin’e sarıldığım gibi ağlamaya başladım. Yedi yaşımdan beri beraberdik bu adamla. Her anımın şahididir.
    Çanakkale’den Mahmut, onca kara kıyamete rağmen gelmişti cenazeye, onu da görür görmez tutamadım kendimi. Başladım ağlamaya. Durup durup ağlıyordum. Telefonum susmuyordu. Cenazeye gelip beni göremeyenler, hava muhalefeti nedeniyle gelemeyenler, annemden dolayı baş sağlığı dileklerini, babamdan dolayı da geçmiş olsun dileklerini iletiyorlardı. Telefon görüşmesinin akabinde telefonu kapattıktan sonra, telefonun ekranındaki Zehra’nın fotoğrafı çıkıyordu karşıma. Zehra aramamıştı. Yaklaşık bir haftadır bu durum vardı ve aramayan hiç kimse kalmamıştı, ama Zehra aramamıştı. Zehra’nın aramasını bekliyordum resmen. Hayatıma giren herkes aramıştı, hatta evlenip çoluk çocuğa karışanlar bile aramıştı, baş sağlığı dileklerini iletmişti. Oysa benim beklediğim tek bir isim vardı, Zehra!
    ***
    Beş şubatta defnetmiştik annemi. Babam ilçe devlet hastanesinde özel odaya yatırılmıştı. Amcamlar sırasıyla duruyordu yanında. Ben burada Edirne’den gazeteci arkadaşım Gökhan Ateş ile devamlı telefon görüşmesi yapıyordum. Çok sinirliydim, olayı en ince ayrıntısına kadar anlattım. İki gün sonra “Siz olsaydınız n’apardınız?” başlığı ile Edirne Gazetesinde köşesine taşıdı konuyu. Ambulansın geç gelmesinden girip, iktidar partisi yöneticilerinin aranmasının akabinde gelen ambulansa kadar her şeyi anlatmıştı en ince ayrıntısına kadar! Büyük yankı bulmuştu yazı. Yazının çıkmasının ardından, il sağlık müdürlüğü, 112 Hızır acil müdürlüğü, adında Hızır olan bir kurumun, vurdum duymazlığı ve uyguladıkları saçma sapan sisteme, sistem böyle diretmelerine acayip canım sıkılmıştı. Bu durum gazeteye de taşınmıştı. Halk sağlığından yetkililer falan da vardı. Gökhan aradı, “usta” dedi, “şuan konuyla alakalı olan herkes burada, sesi dışarıya veriyorum, konuşulan her şey ertesi gün aynen manşetten verilecek haberin olsun” dedi. İl sağlık müdürlüğü yetkilisi olduğunu söylediği biriyle konuştum ilkin, öncelikli olarak başsağlığı dileklerini iletti. Babamın hastalığı ve yaşanan olumsuzluk sebebiyle geçmiş olsun dileklerini sundu sonrasında. Konunun basına taşınmasından duydukları rahatsızlığı belirtti, şikayet edebileceğim üst kurumlar olduğunu söyledi. Tam burada kestim sözünü “Beyefendi, ben bir şeyleri şikayet etmiyorum, aciz insanlar şikayet eder, ben aciz değilim, olanı anlattım Gökhan arkadaşım da sağ olsun bu durumun üzerine gideceğini söyledi. Böyle bir durumdan bütün kamu oyunun haberinin olması lazım. Ben kendi adıma da bir şeylerin peşinde değilim. Biz yaşayacağımızı yaşadık. Hayatımın en berbat dönemlerinde, biraz daha berbatlık da devlet kurumlarımız kattı. Laubali, saçma sapan bir sistemsizlik ve siz bu saçma sapanlığı sonuna kadar savunuyorsunuz. Bana diyorlar ki 112’deki arkadaşlar, önem sırasına göre gönderiyoruz araçları. Dolmuşçuluk yapmıyorsunuz siz beyefendi, insanlar canlarını size emanet ediyor. Sağlıkta önem sırası olmaz. Hangisinin daha fazla önem arz ettiğini yaşayan bilir! Eğer yetişemiyorsanız da araç filonuzu genişletin. Ben vatandaş olarak hiçbir mazereti kabul etmiyorum. Kamu vicdanı adına kabul etmiyorum. Dediğim gibi bana yaşattığınız olumsuzluğu başka insanlara da yaşatmayın diye bunu gündeme taşıdım ben. Yoksa zamanı geri alabileceğinizi, benden özür dilediğiniz zaman benim o an hissettiklerimin silineceğini de düşünmüyorum ve ben bir vatandaş olarak size hakkımı da helal etmiyorum” dedim. Kendilerince bir sürü savunma geliştirdiler. Alttan girdiler, üstten çıkmaya çalıştılar. Dinliyordum sadece. Konuşmanın bitmesiyle birlikte, Gökhan aldı telefonu, “Usta, görüşürüz, burası bende, döneceğim birazdan sana” dedi. Kapattı telefonu.
    Gökhan’dan tekzip yazısı istemişler, kurumların karalanmasından dolayı dava edeceklerini söylemişler, tehdit etmişler yani. 10-15 maddelik de bir rapor göndermişlerdi ertesi gün. Olayları kendi pencerelerinden savunuyorlardı. Raporun gelmesinden de bir gün sonra, Gökhan yine köşesinde “Siz olsaydınız n’apardınız (2)” başlıklı bir yazı daha yayımladı. Durumun hiçbir şekilde kabul edilebilir olmadığını anlatıyordu. Müdürlüklerin göndermiş olduğu raporu da aynen almıştı köşesine, rapora cevap niteliğinde, karşı tarafı daha da köşeye sıkıştıran bir yazıydı. Öyle de oldu. Olayın içinde adı geçen bütün kurumlar soruşturma geçirdi. Sonrasında neler oldu bilmiyorum. Bildiğim bir şey sağlık sektörü insanlara hala kan kusturuyor. Sırasıyla olsun, hastanede alınmayan eczanede misliyle alınan tedavi ücretleri olsun, ilaçlardan alınan absürt kdv oranlarıyla olsun. Üçüncü dünya ülkeliğimizi bağırarak ilan ediyoruz. İnsanımıza değer verilmiyor, işin tuhafı insanımız da bu durumdan memnun. Hiç kimsenin sesi çıkmıyor bu konuyla ilgili.  İnsan gerçekten hayret ediyor!
    ***
    6 şubatın akşam üstü Taner abim çağırmıştı kendi evlerine. Kalktım gittim. Taner abilerin evin mutfağında oturuyorduk. Çünkü ben ardı ardına sigara yakıyordum. Balkonun kapısını açık bırakmıştık. Taner abinin eşi çay demlemişti. Hastane sürecini ve sonrasını nefes almadan anlatıyordum ki o esnada telefon çalmaya başladı.
    Arayan Zehra idi. Nutkum tutulmuştu. İçinden çıkılamayacak durumlar içindeyken, Zehra’nın adını telefonun ekranında görünce mutlu olmuştum. Taner abiyle eşi, beni yalnız bırakmak adına diğer odaya geçtiler, Zehra’yı biliyorlardı. Rahat konuşmamı istediler, sanırım. Telefonu Zehra’nın aradığını bildiğim halde, “Çıkartamadım kim olduğunuzu” diyerek açtım. Niye böyle bir şey yaptım bilmiyorum. Salakça bir şey, evet, kabul ediyorum. “Zehra ben, Zehra” dedi.
    “Başın sağ olsun” diye girdi söze, “cenazede yanında olmayı çok istedim, ama uçağı iptal edemedim, Van’a dönmem gerekiyordu. “Biliyorsun sömestrin son zamanlarıydı. Erteleyemedim bir türlü, yanında olamadığım için çok özür dilerim” dedi. “Estağfurullah, aramış olman bile beni ziyadesiyle memnun etti Zehra” dedim. “Çok üzgünüm, aramakla yetinmemem lazımdı, yanında olmalıydım böylesi bir durumda, gerçekten çok özür dilerim” diye devam tti konuşmasına. Sonra neler olup bittiğini en ince ayrıntısına kadar anlattım. Kendimi tutamayıp ağlamaya başladım. “Ağla, ne olursun ağla, rahatlat kendini. İçinde tutma, ağla” diyerek telkinlerde bulunuyordu. O sıralar hayatında bir müzik öğretmeni olduğunu biliyordum Zehra’nın, ona rağmen benim yanımda olmayı istemesi, olamasa da ardından telefonla araması beni gerçekten bunca olumsuzluğun içinde mutlu etmişti. Yaklaşık kırk beş dakika konuştuk telefonda. Zehra ile konuşurken, yaklaşık 20 kişi aramıştı. Onları bahane ederek kapattım telefonu.
    Bahane etmek de sayılmazdı gerçi, arayanlar amcam ve halamdı. Ardı ardına aradıklarından mütevellit merak etmiştim, acaba babama bir şey mi olmuştu diye. Zira babam hala hastanedeydi. İyice huysuzlaşmıştı. Zehra’ya bin tane teşekkür ettikten sonra kapattım telefonu, biraz daha konuşsaydık şayet içimden kelebek sürüleri çıkacaktı. Öyle mutlu olmuştum. Bunca olumsuzluğun içinde Zehra ile konuşmak çocukluğumun bayram sabahı sevinci gibiydi, bunu ona söyleyebilmemin imkanı yoktu elbette. Söyleyemedim de en nihayetinde.
    ***
    Babam hastaneden çıktı. Hayat dediğimiz rutine dönmeye başladı. Babama doktor ömrünün sonuna kadar kullanması için tansiyon hapı ve şeker hastalığı için insilün verdi. Ama bizimki ne tansiyon hapını ne de insilün iğnelerini doğru düzgün kullanıyordu.. Sabahtan akşama kadar, akşamdan sabaha kadar, ne zamanki sızacak tam olarak o noktaya kadar içmeye başladı. Annemin büyük bir fotoğrafını yaptırmıştım. Evin salonunun baş köşesine astım. Başlarda babam istemedi. “Kötü oluyorum” dedi. Sonraları o fotoğrafı kendi odasına aldı. Annemin fotoğrafına bakarak içmeye başladı.
    Bir sabah bir de kalktım, babam yerde yatıyor. Elleri kan içinde, intihar etti diye korktum baştan. Bileklerine baktım ilkin, bileklerinde kesik yok. Elinde bardakla beraber düşünce, bardak kırılmış, eli kesilmiş. Alkolden mütevellit bir durum. kaldırmaya çalışıyorum kalkmıyor. Kalkamıyor. Ambulans çağırdım, ambulansla devlet hastanesine kaldırdık. Birkaç saat müşahede altında tutup saldılar. Niye böyle yaptığını sordukça, içme artık dedikçe, “Anneni unutamıyorum, hiç kimse benim içkime engel olamaz” dedi, başka bir şey demedi. Karışmamaya karar verdim. Karıştıkça kavga ediyorduk. Evden ve hatta bu şehirden kaçmayı düşündüm başlarda, ama babamı bırakmamam gerektiği düşüncesi ağır bastı. Anneme olan sorumluluğum da bunu gerektiriyordu. Eğer gidersem, annemi de üzmüş olacaktım. Bu düşünce ağır basınca, kalıp her şeyle ve herkesle savaşmaya karar verdim.
    Devam edecek…

    YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

    ÜYE GİRİŞİ

    KAYIT OL