TÜRKİYE GÜNLÜK KORONAVİRÜS TABLOSU Toplam İstatistikler
  • BUGÜNKÜ TEST SAYISI 204.637
  • BUGÜNKÜ HASTA SAYISI 11.472
  • BUGÜNKÜ VEFAT SAYISI 236
  • BUGÜNKÜ İYİLEŞEN SAYISI 38.814
Köşe Yazısı Okuma Sayısı: 279

Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 28. Bölüm

Günler ve geceler geldi geçti. Anneme olan özlem her geçen gün arttı. Annemle birlikte Zehra’yı da özlemeye devam ediyordum. Bir türlü unutamıyordum Zehra’yı. Telefonun duvar kağıdından Zehra’nın fotoğrafını ilk kez..

Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 28. Bölüm

Günler ve geceler geldi geçti. Anneme olan özlem her geçen gün arttı. Annemle birlikte Zehra’yı da özlemeye devam ediyordum. Bir türlü unutamıyordum Zehra’yı. Telefonun duvar kağıdından Zehra’nın fotoğrafını ilk kez kaldırmıştım. Annemin fotoğrafını koydum ekran görüntüsüne. Hiç durmadan anneme şiirler yazmaya başladım, devamlı anneyle ilgili şiirler yazıyordum. Annemin söylediği son söz devamlı kulaklarımdaydı ve her aklıma geldiğinde nefesim kesiliyordu, “Nefes alamıyorum oğlum” demişti, son sözü de bu olmuştu;

 

Nasıl olur nasıl olacak bilmiyorum
Oluyor mu diyorsun ya Rab
Efkar burnumun direğine çadır kurmuş
Ne hâldeyim bilmem ya Rab
“Merhamet et kendine” diyor bir ses
Usul usulca sokulup bir gündüze
Üstümüze karlar yağıyor cuma saati
Ve seni toprağa düşmüş gibi bırakıp
Teşekkür edip adım için yaşamım için

İlk adımımı ben sana koşarak attım
İlk sana seslendim an zaman içinde
Ve sensiz bir kalbi şimdi nereye bıraksam
Ah anne, gece eve geç kalsam
“uyuyamadım oğlum” derdin
Şimdi eve geç kalmıyorum anne
Sen rahat uyu diye..
Pencerenin kenarına oturup saatlerce
Perdenin aralığından sokağa bakardın
Bir de kar yağarken aynı pencerenin önünden kalkmazdın saatlerce
“ne güzel yağıyor oğlum” derdin..
Baksana anne, bak kar yağıyor mezarının üstüne..

Şimdi ne zaman kar yağacak olsa
Beş şubatın hatırına
Senin hatırına yağar anne..

Gittin ya anne,
Elim ayağım buz içinde..

Senin beni beklediğin pencerenin kenarına oturup saatlerce perdenin aralığından sokağa baıyorum, gelmiyorsun anne..

Ve ben artık eve gelince zile basıp, bekliyorum,
Sonra anahtarımla kapıyı kendim açıyorum..

Üşüyorum anne..

Ve son sözün çınlıyor kulaklarımda
“Nefes alamıyorum oğlum”
“nefes alamıyorum oğlum”

Nefes alamıyorum anne..

Ve sonra diğer şiirler;

 

Bu duyduğum herkesin sesi olabilirdi
Kendi sesim hariç
Bu gündüzleri çıkarın hayatlarınızdan
Bu kadar aydınlık hepimize fazla
Gına geliyor duyuyorum
Üstüne de uyanmak kan uykulardan
Ne yana dönsem batar bir kuşku
Elim ayağım dikenli yollara düşer
Kışlardan yeni uyandık cümbür cemaat
Kuş uykular barındırdık kış boyu
Boyu boyuna uygun düşen akşamlar
En iyisi bize budur muhtemelen
Bahar gelmiştir dün bir bugün iki
Sancısız doğumluyum beni oradan tanırlar
Aklım kiracı bir filozofa emanet
Allah’a şirk koşmayın, beni hor görmeyin
Üzülmeyin ben yaşamaları tek başıma karşıladım
Başımla beraber kaybedecek bir şey daha var
Önce siz hatırlayın, sonra bana hatırlatın
Lütfen, rica ve istirham ediyorum
Çok biliyorum evet, budur sizi rahatsız eden
Aklımı geçmişten alıp bugüne getirene
Yeni bir gelecek vadediyorum
Çünkü elimden gelen budur benim
Daha fazlasını aklım almıyor
Şayet aklım almış olsaydı
Oradan alıp bugüne bir şey var derdim
Bütün derdim budur işte benim
Ve bu duyduğunuz ses benim değil
Evet, konuşan benim evet bu dertler benim
Ama bu ses bana ait değil..
Belki bir kuş sürüsüne aittir, kim bilir
Kimsesizlerin bir kimsesi vardır
Bilse bile bir O bilir..

Bana benden bir haber veren olsa,
Ellerimi kıyamete kadar boynundan ayırmam
Bana benden haber verilse mesela bugün
Bu bir kıyamet alametidir,
Kıyafetim buna hazır değil..

Kuş ağaçlarını düşünüyorum
Sen bilirsin
Kuş ağaçlarının meyvesi bülbüllerin
Tek şarkılık repertuarında bir senin adınAğlama kadın, yarına bir çocuk borcun var

Ve bütün kız çocuklarının adını “anne” koyun
Yeni bir dünya kurmaya buradan başlayın

Ben, annemin öldüğü gün
20 yaş daha büyümüş bir çocuk kaldım..

Ve devam ettim hep şiir yazmaya;

Ve sen ve ben ve hepimiz
Evet hepimiz bir çıkmazın içindeyiz
Bir çıkmaz sokak bu benim içimdeki
Çıkmaz sokak ortasında kaldık ne biçim

İhtiyarlardan kadının biri bana anlatsa
Anlatsa kadının biri bana sevinirim
Bu çıkmaz sokaklara döküldü saçları
Evet saçları çıkmaz sokaklarda

Aklımın karışması ne anlama gelir
Bana bu karanlıklar nereden gelir
Beni gözlerim birtek ele verir
Anlamıyorum gözlerin kimin elidir

Çarşambadan belli olacak bir perşembe
Ve ilkbahar dediğiniz geçen sene de ilk değil midir
Hep yalanlarla kandırıyorlar bizi
Eksikliğim,
Yüzümün diğer yarısı, tebessümüm
Yüzümün diğer yarısı, hüznüm
Ağlamak bir gün değil her gün
Bütün günlere yeni adlar koydum
Seni bekledim, hep bekledim
Bir canım varsa al senin olsun
Ne kadar günahın varsa ver bana
Sen gittikten sonra, anlaşılır gibi değil
Anlaşılır gibi değil bu dünya

Ben hiçbir şeye karışmam artık
Karıştırdıkça karışıyor dünya;

“Rabbenâ âtina fid’dünyâ haseneten ve fil’âhirati haseneten ve kınâ azâbennâr. Birahmetike yâ Erhamerrahimîn” (*)

Âmin Allah’ım,
Lütfen!

(*)Allah’ım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver. Bizi ateş azabından koru.

Ve sonra bu şiir;

 

Sen benim akşam üstüme denk gel
İşten çıkmış eve giden dinginliğime
Yağmurdan sonraki toprak kokusuna
Ve efil efil esen bir Mart rüzgarı gibi
Evet öyle dokun, dokunulmayan yaralarıma
Dünden kalma ihtimali yüksek
Bir yanıyla uçuruma benzeyen
Çoğunlukla zararsız, adı kötüye çıkmış bir kere
Kimsenin kimseye borcu yok bu dünyada
Bir akşam üstü dinginliğime denk gel
Yalvarırım başka iklim bilmem ben
Bir güne sığar bütün mevsimlerim
Karlar yağar, yağmur çiseler
Ve buna benzer çileler
Hep mi beni bulur
Yok canım
Bir ben mi kaldım,
İnsanlar kim bilir neler çeker
Ama benim çektiğimi de ben bilirim
Yangınlardan arta kalan
Ne kadar kaldımsa, hepsi o kadar
Ah Mukadder
Bu mukaddes bir şey
Adım, bir adım öndedir onlara göre
Dedim ya
Benim ne çektiğimi ben bile bilmem
Bir Allah biliyor
Teşekkürler..

Kainatın bütün kapılarını kapatın
İnsanlara bir sır vermeliyim
Çünkü insanlar buna hazır değil
Yaklaşın,
Ateşi önce yakın
Bana bir bardak çay ver
Dünyada “ölüm” var Mukadder
Boşveeeer, bu da böyle olsun..

N’aapalım, kader..

Ve bazen şarkıların hepsi nihaventtir
Bu bize vuslattır, nihayettir..

Şimdi bütün pencerelerde
Ve
Aynalarda gördüğüm sensin
Sende seyrediyorum kendimi..

Sen benim akşam üstüme
Bir merhamet gibi denk gel anne
Elin dokunmuş gibi yumuşacık gökyüzü
Karlar milyonlarca güvercin belki
Bize senden haber veriyor
Cahiliz anlamıyoruz annem
Sen anlarsın, bizi affedersin

Affedersiniz ama,
ben annemi çok özledim..

(ve bence bu cümle, şimdiye kadar varolan hiçbir lügatta kendisine karşılık bulamayabilir, zaten cümlenin de öyle bir beklentisi var mıdır? İşte bunu düşünmelidir! Mukadder, mukadderat denilen bir yer var, seni orada bekliyorum, öptüm, annemi görürsen ellerinden öp, selâmlarımızı ilet, hiç kimse zannettiği gibi çıkmadı öyle söyle, hiç tanımamış annem insanları, evet!)

***

Hem anneme olan özlemimi anlatıyordum, hem de anneme insanları şikayet ediyordum. Başta kardeşleri olmak üzere, hiç kimse annemin tanıdığı gibi çıkmamıştı. Bu süreçte herkesi layıkıyla tanıma fırsatı bulmuştum. Sinir krizleri geçiyordum. Kimseyle görüşmeme kararı almıştım. Kendimi dışarıya kapattım.

 

Bu süreçte yine, Umre’ye gitmeye karar verdim. Medine ve Mekke’ye gittim. Annemin ölmeden önce hac olmasa da en azından Umre’ye gitme fikri bana vasiyet olarak kalmıştı. 17 gün kaldım kutsal topraklarda.

 

***

 

Kutsal topraklardayken fotoğrafını gördüğüm Deniz, beni daha o dakika kendisine bağlamıştı. Zehra’dan sonra ilk defa birisinden böylesine etkilenmiştim. Bilmiyorum belki de Ayla’nın da dediği gibi, bir kaçıştı bu, aşık olmak istiyordum, birine sığınmak istiyordum da onun için kaptırmıştım kendimi. Bilmiyordum. Memlekete döndüğüm gibi, ortak arkadaşımızın facebook hesabında gördüğüm fotoğraftaki kızın peşine düştüm. Bir yolunu bulup tanıştım ve duygularımı açtım.

 

Zehra’dan umudumu kesmiş miydim? Hayır, ne münasebet, öyle bir şey söz konusu değildi. Ama Zehra olmuyordu, ne yapsam olmuyordu. Annemin beni evlendirme fikri de bana vasiyet olarak kalmıştı madem, bir şans vermeliydim Zehra haricinde birisine. Sanırım bundan dolayı olsa gerek Deniz’e bütün kartları açık oynadım. Duygularımı konuşarak çok detaylı anlatamayacağımı bildiğim için, oturup ona da yazdım mektup gibi bir şey; bu mektubun öncesinde annemin yüzüğü ve küpeleriyle ilgili bir şiir yazmıştım ve aynı zaman dilimlerine denk düşen günlerde yapmış olduğumuz şiir dinletisinde seslendirmiştim o şiiri ve o gece yakınlaşmıştık hiç olmadığımız kadar.

 

Mektup dediğim ve Deniz’e gönderdiğim şuydu;

 

Nereden başlayacağını bilmemek diye bir şey olmasaydı, an itibariyle icat olunmuştu diye de bir yazıya başlanır mı bilmiyorum. Zaten hayata dair ne biliyorsun diye soracak olursan, hemen hiçbir fikrim yok diyebilirim. Çünkü bu yaşıma geldim, her şeyi elime yüzüme bulaştırdım. Saçma sapan şeylerle zayi ettim ömrümün şu dakikaya kadar olan zamanlarını.

7 Nisan’da seni o fotoğraf karesinde görür görmez, elimin ayağımın nasıl birbirine dolaştığını anlat desen anlatamam. Anlatsam da o duyguyu verebilmem pek mümkün değil gibi görünüyor. Bildiğin gibi o zamanlar Mekke’deyim. Yatıyoruz kalkıyoruz, Kâbe’ye gidiyoruz, ibadetle geçiyor günlerimiz. Yatıyorum kalkıyorum ve her duamda meğer seni istiyormuşum Allah’tan. Çünkü ben hayatımda hiç bu kadar net olmadım kimseye karşı. Hep bana geldiler, ben hiç ilk adımı atan olmadım. Ya da hiç adım atılmadan paldır küldür bi ilişkinin içinde buldum kendimi. Sonuç: hüsran. Her seferinde. Çünkü, bendeki benden hariç beni taşıyamadı kimse. Benden hariç ben derken, öyle ikinci bir kişilikten falan bahsetmiyorum. İşte şu şiirleri yazan, ağız dolusu şiirler okuyan benden bahsediyorum.

Lâkin, hayatımda çok uzun zaman sonra ilk defa birinin gözlerinin içine bakarak bir şiiri bağıra bağıra okuma isteği seninle zuhura geldi, çok uzun zaman sonra, ilk defa seninle şiir gibi oldu her anım. Durup dururken, saçma sapan bir zaman dilimi içerisindeyken, hatta az önce ağız dolusu kahkahalar atılmış olunsa bile, ben şiir okumaya başladığımda ya da konu bir şekilde şiire geldiğinde senin o yüzündeki şiirsel memnuniyet, her şeylere bedel. Ben ne yaptım deyip duruyorsun ya. Senin bir şey yapmana gerek yok. Annenle baban kainatın en güzel şiirini yazarak seni armağan etmişler. Bana da bu güzel şiirin hakkını vermek düşer. Malum ben şairim. Müsaadeleriyle ben bu şiirin altına imzamı koymaktan mutluluk duyacağımı belirtmek isterim. Ayrıca gelin arabasının arkasına da “dünyanın en güzel şiiri benim”dir, yazdırmayı düşünüyorum.

Gelelim hayallere. Elbette her insan gibi, benim de hayallerim vardı geleceğe dair. Eğri oturmama da gerek yok üstelik doğru konuşmam için, sen benim hayallerimin tam ortasındasın ve oraya çok yakışıyorsun. Bunu sana defalarca söyledim. Defalarca da bıkmadan, usanmadan söylemeye devam edebilirim. Sen “O”sun. Şüphelerin, korkuların kıyısında dolaşıyorsun. Bunun da farkındayım. Zaten hayatın kendisi uçurum kenarında bir ipin üzerinde cambazlık değil mi? Ne zaman, nerede dengemizi kaybedeceğimizi bilebiliyor muyuz? Yok! Hayat bilinmezliklerle dolu başlı başına. Yaşarken yaşamadığımız korkuları aşkla karşılaşınca niye hatırlıyoruz? Oysa, şu hayat denilen çelişkiler ve saçma sapanlıklar deryasının ortasında korkmadan yürümemiz gereken bir şey varsa o da “aşk denizi”nin dibine doğru korkusuzca gidebilmektir. Çünkü, aşk bunu gerektirir. Çünkü, aşkın dünü ve yarını yoktur. Aşk bugündür, aşk şu “an”dır.. çünkü aşk hiçbir zaman, hiç kimseye, sormaz.. soran mantıktır. Aşkın mantığı olmaz. Aşkta mantık arayanları hiçbir edebiyat, hiçbir tarih yazmaz. Ben edebiyatçıyım, şairim. Ben kendime bu sıfatları çok yakıştırmasam da, en azından öldükten sonra, bu sıfatlara layık olacağımı düşünüyorum. Lâkin öyle veya böyle şiir yazdığım için söylüyorum, ben şairim diye. Ben güzel şiirden anladığım kadar, aşktan da anlarım ve tanırım aşkı. Bu sana büyüttüğüm duygunun adı da tam olarak oraya isabet ediyor. Ötesi, berisi, gerisi, öncesi yok. Aşkın ötesi, berisi, gerisi, öncesi olmadığı gibi. Acaba diye sormaya gerek bile duymuyorum. Çünkü kalbin ritmi değişiyorsa, o doğru insandır. Ve hiç kimse aşka ne bir hudut çizebilmiştir. Ne de aşkı doğru düzgün tanımlayabilmiştir. Bense büyük bir cesaretle aşkı tanımlamaya çalışıyorum. Aşk, sensin işte. Çünkü aşk şiire gebedir her zaman ve her şiirin içinde de mutlak surette aşk vardır. Sense hepsinin tam ortasındasın. Yıllardır anlatılmaya çalışılan ve yüzyıllardır, milyonlarca şairin aradığı o imgesin. Saçlarından tanıdım seni. Gülüşünden, bakışından, ellerinden. Yürüyüşünden. Hani iyi şiirler vardır, iyi şairlerin yazdığı. O iyi şiirlerin içinden en ufak bir kelimeyi çıkarırsan anlam bozulur, kelimeyi bırak noktasına virgülüne dokunsan olmaz ya hani. Öyle bir şeysin sen.

İşin tuhaf yanı da ne biliyor musun? Ben bütün bunları böyle içimden taşarcasına yaşıyorken, kimselere bir şey diyemiyorum, en çok bu dokunuyor bana. Oysa, ben uluorta haykırmak istiyorum. Meselâ hastane caddesinde yürürken yan yana yolun ortasında durup seni sevdiğimi haykırmak istiyorum. Herkesin şaşkın bakışları arasında seni kucaklayıp kendi etrafımızda amaçsızca dakikalarca dönmek ve inan bana, biz senle öyle bütünleşik bir şekilde dönmeye başladığımızda dünya ve diğer bütün gezegenler güneşi bırakıp bizim etrafımızda dönmeye başlarlar. Bundan da o kadar eminim. Adına da senin adınla başlayan bir sistem deriz, güneş sistemi yerine. Zaten ihtiyar bir zamanında yaşıyoruz güneş sisteminin. Yeni bir hayat lazım tüm insanlığa, kendim için bir şey istiyorsam ne olayım, tamamen insanlığı düşünüyorum. Toplumsal da bir yanım var ne yapayım.

Velhasıl kelam, ellerini tutup, yanıp küllerimden yeniden doğmak istiyorum, seninle.

Ve ömrümün sonuna kadar bir “deniz” kenarında yaşlanmak istiyorum izninle, var mısın?

 

***

 

Ve, aramızın biraz limoni olduğu dönemlerinde Deniz’e yazdığım bir şiir de şuydu;

 

Ben bu kargaşaların tam ortasında
Habersiz çekilen bir fotoğraf karesinin kıyısında
Rastgele o fotoğraf karesine girmiş gibi
Elimi kolumu nereye koysam, sırıtıyor
Çünkü kargaşa benim göbek adım
Uzaktan uzağa kendime bakarım bazen
Bazen ben benden çıkar giderim, geri dönmem
Bazen de olur öylesi de olmuştur, dönerim
Ben bana denk gelmem, evde olmam belki
Kime sorsam ben beni, habersiz, öylesine
Böylesine güzel bir günün içinde daha önce bulunmadım
Ve aşk
Ve sevda
Ve nicesi vardır ki bende hep eğreti durur
Evet, evet. Durumum tam olarak budur
Kimseye söyleme bana kalsın
Dudaklarını tanıdığım güne şahadet getiririm
Seni sevmeseydim bir işe yaramazdım
Seni sevmem de beni meşru kılmıyor
Oysa meşrutiyet güzel olur
Gözlerinin kahvesinde kırkı kırk yarardım ben
Yapardım, Roma güzel şehirdir, kitaplarda gördüm
Çünkü gitmek için çıktığım yollardan hep geri döndüm
Şöyle de bir şey olmuş olabilir
O yollar gitmeyi değil, dönmeyi barındıran
Yani ya demem o ki, sensiz olmaz
Bütün denizleri aldım geldim
Benim bir sahilim vardı,
bir deniz lazımdı sahilime
Çünkü bir sahilin sahil olabilmesi için deniz lazımdır, olmalıdır.
Meselâ her şey de biraz öyledir
Meselâ ben yaşamak demem yaşamaya
Denize kıyısı yoktursa..
Her gün bunun için dua ediyorum Allah’ım sen beni bağışla
Ve evet sevgili, şimdi bana git diyorsun
Lâkin yollarımı söküyorsun ayaklarımdan
Bunu her kime anlatsam hep haksız ben çıkarım
Çünkü ben genel olarak haksızım, dünya garip
Beni bir cümleyle tanımlasam,
Tanımsız çıkarım, adım dahi gelmez aklıma
Öyle gereksiz bir yerindeyim tüm zamanların
Benim böyle durup dururken günaha girmek gibi hünerlerim var
Böyle durumlarda aklıma pek bir şey gelmez
Aklım ermez, göğe bakmak lâzım belki
Belki de göğü indirmek avuçlarına
İtiraf ediyorum,
Seni sevmek için otuz sene bekledim
Otuz senelik yollardan geldim,
beni geri gönderme
Çok yorgunum, kimsem yok
Kimliksiz akşamlar barındırıyorum
Hiçbir uyku arıtmaya yetmiyor çirkinliğimi
Hiçbir bir uyruğa malik değilim
Olmuyorum,
nereye koysam kendimi eğreti bile durmuyorum
Ben hangi şairin hiçbir dizeye uyduramadığı kafiyeyim, bilmiyorum..

Bana git diyorsun, deme. İyi değilim.
Çünkü gidersem tüketirim her şeyi
Çünkü dönümsüz yollar bulmaktan korkuyorum
Bana “gel” de, bana “seni seviyorum” de
Gerisini ben hallederim..

***

Her şeyimle açılmıştım bu Deniz’e. Zehra’yı unuttuğumdan değil, Zehra’ya karşı olan çaresiziğimdendi bu açılış. Bu denizin ortasında bir anda yelkensiz kalıp, boğulabileceğim ihtimallerini falan hiç düşünmüyordum. Bildiğim bütün aşk namelerini gözüm kapalı heba ediyordum, harcıyordum.

Annemin yüzüğü ve küpeleri ile ilgili olan şiir de şuydu mesela;

 

Gülüşün bir şehir olsun
Ve ben kıyısına yerleşeyim
Kalayım istiyorum bir ömür
Çünkü buna ihtiyacım var

Gülüşünün denize nazır manzarası var
Olmasa da olur gerçi,
Çünkü gülüşün var
Ve martılar bunun farkında
Her şey tam olarak burada başlar

Cennetten inip,
Kırk sene dolaştık
Geldik kurulduk gülüşünün tenhâlarına
Bize bundan başkası gerekmez
Tek gülüşün olsun
Sırtımız yere gelmez..

Gülüşün diyorum
Bir martının kanat çırpması gibi
Bir de ellerin var ki
Akla ihtiyacı olan insanlara veriyorum aklımı
Çünkü ellerin, akılla anlaşılır gibi değil

Gülüşün de öyle
Ama ellerin bir başka
Var olsun seni büyüten ana
Benim annem, ben çok küçükken öldü
Ve ben hep annemin öldüğü yaştayım
Gülüşün diyorum keşke o zaman olsaydı
Sana sakladığım annemin yüzüğü ve küpeleri var,
Hatırlat bir ara vereyim
Unutma,
Seviyorum seni demektir bu

Ha denize karşı durmuşum
gözlerine bakıyorum
Ha seni seviyorum
Hep aynı şeyler bunlar
Ve sen bunlara alışmalısın..

Annemin yüzüğünü
ve küpelerini unutturma..

Bir de,
Saçların çok dalgalı
Ve ben yüzme bilmiyorum

Mazeret değil bu,
Beni mazur görme
Beni sev..

 

 

***

 

Şehrin yüksek bir yerine çıkıp akşam üstleri, güneşin batışını beraber izledik kaç kere, gök yüzüne dakikalarca hiç konuşmadan Turgut Uyar’ın “Göğe Bakma” şiirinin gölgesinde kaç kere sarıldık hesapsızca. Ama hep içimde bir kuşku vardı, bu içimdeki şüphe her geçen gün kemiriyordu beni. Doğum günü 29 Temmuz’du Deniz’in, doğum gününden bir hafta öncesi kutlamalara başlamıştım. Sürprizler yapıyordum. Değişik hediyeler alıyordum. Hiç kimsenin aklına gelmeyecek şeyler yapıyordum. Çat diye çıkıyordum karşısına. İyiden iyiye aşık ettiğimi düşünüyordum Deniz’i kendime. Doğum gününden bir hafta öncesinin hafta sonu baş başa geçireceğimiz bir organizasyon ayarlamıştım ki, o gün sabah on birden, akşam üstü saat dörde kadar bekletti beni. Çarşıda işleri olduğunu söylemişti. Beklemekten canım sıkılıp, evinin önüne gidip beklemeye orada devam edeyim diye düşündüm. Evinin önüne gittiğimde arabasının evin önünde olduğunu gördüm. On dakika önce telefonda konuştuğumuzda bana hala çarşıda olduğunu söylemişti. Arabayı gördükten sonra aradığımda, telefona cevap vermemişti. Beş dakika geçti geçmedi, şüphelendiğim eleman arabasıyla benim yanımdan geçti. Deniz’lerin sitenin içine girdi. Arabasını park etti ve Deniz’lerin dairenin bulunduğu bloğa girdi. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Ben Deniz’i beklerken, Deniz o ara başka bir elemanla program yapmış, üstelik elemanı eve davet etmişti. Üstelik bu eleman dediğim adam benim de arkadaşımdı. Devamlı surette ve sıklıkla aynı ortamda bulunduğumuz Çağrı’ydı bu! Kaç kere Çağrı yüzünden kavga etmiştik, her seferinde Çağrı’nın iyi bir insan olduğundan dem vurmuştu, görüşmeye devam edeceğini falan anlatmıştı, aralarında herhangi bir şey olmadığını söylemişti. Şimdi bu ne demek oluyordu ki böyle. Öfkeme hakim olamadım. Sitenin otoparkına girdim arabayla. Uygun bir yere park ettikten sonra, Çağrı’nın arabanın plakasını kime ait olduğunu öğrenmek maksadıyla bölge trafikte çalışan arkadaşa gönderdim, OHAL sebebiyle bilgi veremediklerini söyledi. Hala daha toz konduramıyordum. Oysa gözlerimle görmüştüm Çağrı’nın Deniz’lerin eve girdiğini. Gittim dayandım kapıya. Zile basmaya başladım. Aynı zamanda kapıyı da yumrukluyordum. Açmıyordu kapıyı. Telefonla arıyordum ısrarla. Mesaj atıyordum. Hiçbir yerden cevap alamıyordum. Apartmanın giriş kapısının önüne çıktım, Deniz’lerin mutfak balkonu giriş kapısının hemen yanındaydı. Mutfak camından “napıyorsun” diye söylendi. Sinirli bir şekilde “açsana sen şu kapıyı bi” dedim. Döndü arkasını içeriye gitti. Deliye dönmüştüm. Oradan oraya dolanıp duruyordum.

Evin önünden uzaklaşıp, Ayla’yı aradım, görüşmemiz gerektiğini söyledim. Acilen görüşmemiz lazım diye diretince, evde olduğunu ama, hemen çıkabileceğini söyledi. Evin yakınlarından alacağımı söyledim kapattım telefonu. Elim ayağım titriyordu. Ayla’nın evinin yakınlarına gelince tekrar aradım. Bulunduğum yeri söyledim. “İki dakikaya oradayım” dedi. O esnada Deniz’i aradım, açtı telefonu. Deli gibi bağırıyordum. “Sen ne tarz bir insansın lan” diye başladım, ağzıma ne gelirse ardı arkasına sıralıyordum. Açıklayabileceğini, son kez de olsa dinlemem gerektiğini falan söylüyordu. “Ne anlatacaksın lan daha” dedim. “Düşündüğün gibi değil, lütfen dinle beni bir kere” dedi. “Tamam bekle geliyorum” dedim kapattım telefonu, o ara Ayla gelmişti. Bindi arabaya, çarşıda bi tur attıktan sonra, Ayla’yı aldığım yere bıraktım. Üstün körü konuyu anlattım, “Yuh ya!” dedi. “Neyse” dedim, “ben bi gideyim dinleyeyim bakalım şunu, ne anlatacak gördüklerimin üstüne daha” dedim. “Tamam” dedi, Ayla. “Görüştükten sonra haberleşelim, durum değerlendirmesi yapalım beraber” dedi. “Tamam, arayacağım ben seni” dedim.

 

***

 

 

Deniz’lerin oturduğu sitenin önünden aldım Deniz’i, arabaya binmesiyle bağırmaya başladım. “Ne yapmaya çalışıyorsun sen” dedim. Sesimin ayarını kontrol edemiyordum. Gayet yüksek perdeden hesap soruyordum. Açıklayabileceğini, dinledikten sonra hüküm vermemi, ama araba kullanırken bu konuyu konuşmayacağını söyleyip, uygun bir yere çekmemi istedi. Ormanlık bir alanda, kimsenin olmadığı bir yere çektim arabayı. Şehirden çok uzak değildi bu ormanlık alan, beş dakika gibi kısa bir sürede gelmiştik. Arabayı stop ettiğim gibi, indim arabadan. “İn aşağı” dedim. “Derdin ne kızım senin, niye böyle bir şey yapmaya ihtiyaç duyuyorsun, manyak mısın sen? Yahu olmuyor, yapamıyorum, görüşmek istemiyorum senle desen, anlamayacak mıyım ben? Kızım bak ben, aklının hayalinin almayacağı şeyler yaşadım. Hayatıma iki buçuk senedir kimseyi almadım, alamadım. Zehra’dan sonra kimse olmadı. Ben böylesine büyük bir aşkı yaşarken, sana bir şans verebileceğimi düşündüm. Mutlu olurum belki dedim. Bu kız beni mutlu eder, dedim. Bu yaptığının sonucunu söyleyeyim ben sana, zaten güvenmediğim insanlara olan çeyrek güvenimi de yerle bir ettin. Beni mahvettin. Hayatımın bundan sonraki dönemi benim senin yaptığın bu salaklıkla hesaplaşmakla geçecek! Ben nerede yanlış yaptım Allah aşkına bana bunu söyle!” “Allah aşkına bi dinler misin beni” dedi. Kesti sözümü. Yere oturdum, bağdaş kurdum. Ellerimin arasına aldım başımı. “Buyur dinliyorum, nasıl bir açıklama yapacaksın acaba çok merak ediyorum” dedim.

“Sen aldatılan değilsin, aldatansın bir kere” dedi. “Nasıl yani ya?” diyerek ellerimin arasındaki başımı kaldırdım, yüzünün ortasına anlamsız anlamsız bakıyordum. “Biz Çağrı ile iki aydır beraberiz, Çağrı benim hayatıma girdiğinde sen yoktun. Sonra sen girdin hayatıma, sana karşı koyamadım, aşık oldum sana. Çağrı’nın yanında yaşamadığım heyecanı seninle birlikteyken yaşıyordum, bu da beni mutlu ediyordu. Ama onunla da kötü ayrılmak istemedim. Uygun bir zamanı bekledim hep. Olmadı bir türlü. Bugün de işte, sen bir şeyler karıştırıyorsun diye diretti. Görüşmemiz lazım diye üstüme gelince. Sen de beni bekliyordun, dışarıda görüşemezdim. Dışarıda görüşsem, bir yere otursam, her yerde bi tanıdığın var, kulağına gelecekti bir şekilde. Korktum. Eve çağırdım. Ayrılmak için çağırdım, konuşmak için. Olay bundan ibaret. Ben seni seçtim. Ne olursun bırakma beni” dedi.

Anlamsız anlamsız yüzüne bakmaya devam ediyordum. O kadar anlamsız bir durumdaydım ki, hayatımın bundan sonraki hiçbir zamanında bu kadar anlamsız bir zamana daha dahil olabilir miydim bilmiyorum. “Ya” dedim, “sen ne dediğinin farkında mısın? Bak Deniz, aldatılan değilsin, aldatansın diyorsun, onun öyle olabilmesi için, sen bana bu durumu anlatırsın, dersin ki böyle böyle bir durum var, ben ona rağmen senle beraber olurum. O zaman eyvallah dediğinde haklısın. Ama ben Çağrı konusunda şüphelerim olduğunu, aranızda bir şey olup olmadığını sordum sana. Niye bana aramızda bir şey yok dedin arkadaşım? Adam gibi deseydin ya, Çağrı ile birlikteyim ben, gerizekalı mısın sen ya! Hayır o adama da yazık! Ona da günah yani! Ben nasıl bakacağım Çağrı’nın yüzüne bundan sonra, senin günahının ceremesini neden biz çekmek zorundayız? Neden yapıyorsun bunu hem kendine hem bize?” Hızımı alamadım, hızlıca ittirdim Deniz’i, tökezledi olduğu yerde. Bir türlü öfkemi kontrol edemiyordum. Çığırdan çıkmıştım iyice. Elimden daha kötü bir şey gelmesinden korktum bi an. Kendimden korktum. Sinirim çok pisti, hiç sevmiyordum bu huyumu, ama bu sineye de çekilebilecek bir şey değildi. “Ben annemi kaybedeli daha beş ay oldu Deniz, tutunacak bir dal olarak gördüm ben seni, sen benim ağacımı kökünden söktün.” Ağlamaya başladım. Hem öfkeliydim, hem de duygusal anlamda fena sarsılmıştım, öfkemin sebebi de buydu tam olarak! Zehra’ya haksızlık yaptığımı düşündüm, böyle bir insanı hayatıma alarak! Bir kez daha parçalandı içim. Zehra’yı deli gibi kıskanıyordu Deniz. Dördüncü kitapta Zehra’ya yazdığım şiirleri gördükten sonra, kaç kere kavga etmişti benimle. Geçmiş zamanlarda yaşanan ve o zamanlarda yazılan şiirlerin hesabını bana soramazsın diye savunuyordum Zehra’ya olan aşkımı, bir keresinde Zehra’nın facebook’unda kardeşleriyle çekildikleri bir fotoğrafı beğenmişim, gitmiş onu görmüş, sabaha kadar telefonda kavga etmişti benimle.

Bu olayın patlak vermesinden birkaç gün öncesi, annemin mezarını ziyaret etmek istediğini, annemle artık tanışmak istediğini söylemişti. Ağlamaya devam ediyordum, döndüm, baktım yüzüne, önüne bakıyordu. “Yüzüme bak benim” dedim. “Madem böylesi boktan işlerin içindeydin, madem hayatındaki tek adam ben değildim, neden annemle tanışmak istedin, neden annemin mezarına gitmek istedin, neden benim en yumuşak karnımdan yakalamaya çalıştın. Annemle tanışmak istediğini söyleyince, sana daha da yakınlaşacağımı biliyordun. Buruk bir sevinç yaşattın bana, gittiğimizde mezarlığın kapıları kapalıydı! Annem istemedi bizi demiştim hatırlarsan. Haklıymış! Neyini istesin senin, yazıklar olsun ya” dedim. “Ağır konuşuyorsun” dedi. “Yahu seni evire çevire dövmediğime dua et! Hayatımda hiçbir kadına el kaldırmadım bu yaşıma kadar, ama yemin ediyorum seni şuanda tokatlamak istiyorum, öfkemi yenemiyorum. Çıldıracağım, aklımı oynatacağım” Döndü arkasını “gidiyorum ben” dedi. Oturduğum yerden doğruldum, tuttum kolundan. “Canımı acıtıyorsun” dedi. “Peki sen ne yaptın bana Deniz, sen canımı acıtmadın mı benim” dedim. “Sana son kez sarılmak istiyorum” dedi. Hamle yaptı boynuma doğru. Kollarından tutup ittim tekrar. “İstemiyorum, uzak dur benden” dedim, “bak kızım, ben senin geçmişinle hiç ilgilenmedim, doğru düzgün geçmişinde yaşadığın ilişkilerini sormadım bile, kendin anlattın, çok üzerinde durmadım. Geçmişin senin geçmişindir, geçmişinle kabul ettim. Öyle sevdim. Geçmişte ne yaşamışsan yaşamışsındır, geçmişte o şeyleri yaşamasaydın bugün olduğun insan olmazdın, gerçi bugün de pek bi insan olabildiğini söyleyemem. İnsan olan bunu yapmaz en azından.”

Susuyordu! Devam ettim, “Ama bu kaldırılabilecek bir şey değil, diyorsun ki ben seni seçtim, arkadaşım bugün benim için başkasından vazgeçen yarın bir başkası için benden vazgeçer. Bu hayatın matematiğidir. Bir kere yapan hep yapar! Ben kaldıramam bunu, anlıyor musun? Kaldıramam!” “Ne diyeyim, haklısın” dedi.

Bi beş dakika kadar hiç konuşmadan durduk. Gözlerim hala yaşlıydı, ağlamamak için sıkıyordum kendimi, ama elimde değildi.

“Bin arabaya” dedim. Şaşkın gözlerle suratıma bakıyordu. “Binsene kızım arabaya” dedim. Bindik arabaya. “Nereye gidiyoruz” diye sordu. “Neleri kaçırdığını görmeni istiyorum, salak saçma şeylerle uğraşırken sen, ben senin için neler planlamaya çalışıyordum, onları görmeni istiyorum.”

“Ben istemiyorum” dedi, “bana bir de o tarz bir pişmanlık yaşatma, ne olursun” diye de ekledi. “Her geçen gün de artarak devam edecek o pişmanlıkların” dedim. Doğruca bir sahil kasabasında kiraladığım evin yolunu tuttum. Yolda giderken ikişer tane de bira aldım. Açtım birini verdim Deniz’e. Yol boyunca hemen hiç konuşmadım. “Konuşsana, bağırsana, küfür etsene, ne susuyorsun be adam” diye çıkışmaya başladı. “Ne olur bir şeyler söyle, böyle susunca, ben daha çok eziliyorum” dedi. “Ben diyeceklerimi dedim, bundan sonra susmalar kaldı bana artık” dedim.

Yaklaşık bir saat kadar sonra, sözünü ettiğim sahil kasabasındaydık. Doğruca deniz kenarına indirdim kolundan tutup. Denizin hemen kenarındaki mumlarla süslenmiş masayı gösterdim. Masanın üstü gül yapraklarıyla donatılmıştı. Bir adet kırmızı gül de masanın tam ortasına bırakılmıştı. Bu organizasyonla ilgili olarak Mert’e telefon etmiştim sadece, o da sağ olsun “hallederiz abi” demişti de, bu kadar muazzam bir şeyin ortaya çıkacağını hiç düşünmemiştim. Masa harika görünüyordu. Deniz yanımdaydı. “Benim için mi bunların hepsi?” dedi. “Senin içindi” dedim. “Ben, çok özür dilerim senden bir kez daha” dedi, “ben bunların hiçbirini hak etmiyorum değil mi?” dedi. “Ne diyeyim ki ben sana be Deniz” dedim. “ Döndüm arkamı yürümeye başladım, arkamdan “Nereye?” diye seslendi. “Ne, nereye, onca şeyden sonra seninle o masaya oturacağımı düşünmüyorsun herhalde?” dedim. “Neden getirdin beni o zaman buraya?” dedi, “Pişman olman için” dedim. “Oldum, mutlu musun?” dedi. “Çooookk, çookk mutluyum, dibim düştü mutluluktan inanır mısın?”

Kiraladığım eve doğru yürümeye devam ediyordum. Evin önüne geldiğimizde durdum. “Bak bu evi de seninle baş başa zaman geçirebilmek adına kiraladım, senin omzuna yatıp uyumak istiyorum dedin diye, aklıma böyle bir şey geldi, tamamen masumane duygularla üstelik” dedim. Gözlerimin içine titreyen gözlerle bakıyordu. Ne diyeceğini bilemediği çok aşikardı. Evin merdivenlerinden yukarıya doğru çıkmaya başladım. Çatı katıydı tuttuğum ev. Gayet şirin, deniz gören manzaraya sahipti. Girdik içeriye. Yakınlaşmaya çalıştı. “İstemiyorum” diyerek uzaklaştırdım kendimden. “Gerçekten pişman olman için getirdim seni buraya Deniz, başka bir amacım yok, aklımdan sana dair hiçbir şey geçmiyor. Ne iyi ne kötü! Sana zarar vermek bile gelmiyor içimden inanır mısın? Hani öyle kullanayım seni bunca şeyden sonra, çünkü gerçek anlamda bunu hak ediyorsun, ama yapmayacağım! Hiçbir şeyi hak etmiyorsun” dedim. Halinden mütevellit öfkemin biraz biraz geçtiğini hissettim bir an. Ama çok kırılmıştım. Öyle böyle kırılmamıştım. Ne olurdu bundan sonrası, biraz burnu sürtülsün diye mi böyle yapıyordum, gerçekten bilmiyordum.

Evde beş – on dakika oturduk oturmadık, kalktım. Kapıya doğru yöneldim, “Yürü gidiyoruz” dedim. Ne söylersem onu yapıyordu. Merdivenlerden inip, kapının önündeki arabaya bindim. Bir an bırakıp gitsem mi acaba burada diye düşündüm. O kadarı da çok ağır olur diye düşündüm sonra, bekledim binmesini, kapısını kapattığı gibi, marşa basıp dönüş yoluna koyulduk. “Çok kötüsün biliyor musun?” dedi, yan gözle bi bakıp, “Beni insanlar kötü olmaya zorluyor biliyor musun, ben normalde çok tatlı bir insanım aslında, ama insanlar benim hayatımı mahvetmek için sözleşmiş gibiler, yapmayın etmeyin diyorum, dinletemiyorum. Ben böyle cansızım, leş yiyicilerin ortasında kalmışım, akbabaların ortasında kalmış gibi hissediyorum kendimi. Oramdan buramdan çekiştiriyorlar, etimi koparıyorlar, kanatıyorlar, gözlerimi oyuyorlar, kalbimi çıkarıyorlar yerinden. Oynuyorlar! O kadar çaresizim ki insanların akbabalığı karşısında, leşliğimden de memnunum sanırım. Güzel böyle, bunlar hep şiire sebep Deniz hanım” dedim. Sustu! “Çok güzel sesin var senin”

dedi. “Biliyorum” dedim. Sustuk.

Yol boyunca hiç konuşmadık. Konuşmamak için şarkıların sesini sonuna kadar açmıştım. “Ver bana düşlerimi” diyordu Yaşar Kurt, “Gitme, gidersen daha çok seveceksin” diyordu Ali Atay.

“Seni kaybetmemek için elimden geleni yapacağım, göreceksin” dedi. Cevap vermedim. “Bir şey demeyecek misin?” dedi. “İçimden gelmiyor” dedim.

“İntihar edeceğim ben böyle yapmaya devam edersen” dedi, “İsabetli bir karar, destekliyorum” dedim.

Hissizleşmiştim

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL