TÜRKİYE GÜNLÜK KORONAVİRÜS TABLOSU Toplam İstatistikler
  • BUGÜNKÜ TEST SAYISI 213.297
  • BUGÜNKÜ HASTA SAYISI 5.091
  • BUGÜNKÜ VEFAT SAYISI 63
  • BUGÜNKÜ İYİLEŞEN SAYISI 4.219
Köşe Yazısı Okuma Sayısı: 411

Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 29. Bölüm

Deniz’i eve bıraktıktan sonra, Aylaların yanına gittim. Ayla erkek arkadaşıyla birlikte öğretmenevinde oturuyordu. Durumu A’dan Z’ye anlattım. Ne diyeceklerini bilemediler. Ben de bilmiyordum zaten ne diyeceğimi, rakı söyledim kendime. Deniz..

Zehra – Aşkın Peşinde Bir Ömür – 29. Bölüm

Deniz’i eve bıraktıktan sonra, Aylaların yanına gittim. Ayla erkek arkadaşıyla birlikte öğretmenevinde oturuyordu. Durumu A’dan Z’ye anlattım. Ne diyeceklerini bilemediler. Ben de bilmiyordum zaten ne diyeceğimi, rakı söyledim kendime. Deniz bu arada mesaj atmaya devam ediyordu. Bir ara mesajlar kesildi. İçime bir şüphedir düştü. Kendisine bir şey yapmış olabilir miydi? Bu şüpheyi Aylalarla paylaştım, erkek arkadaşı “İntihar edecek adam, ben intihar edeceğim demez, o kadar kolay değil o işler” dedi. Arıyordum, açmıyordu. Mesaj atıyordum cevap vermiyordu. İyice tedirgin olmuştum. Annesini arasam mı acaba diye düşünürken, Deniz mesaj attı, “Merak etme, uyumuşum, ölmedim henüz” yazmış. “Peki” diye cevap verdim sadece.

 

***

 

Pazar sabahı saat 10 civarı uyandım. Deniz’den gelen mesajı gördüm, gözümü açar açmaz. Evin adresini soruyordu. Neden, niçin sormadan verdim adresi. 15 dakika kadar sonra, tekrar mesaj attı. “Kapıya bir şey bıraktım, hadi görüşürüz ben alışverişe gidiyorum” yazmış mesajda. Yatağın içinde miskin miskin yatıyordum ki mesajla birlikte fırladım. Dış kapıya koştum, ne bırakmış olabileceğini düşünüyordum bir yandan. Bir kağıt vardı kapıda. “Günaydın, seni çok seviyorum” yazmış kağıda. Dış kapının merdivenlerinden bahçeye indim, sokağa çıktım. Deniz’in arabası evin az yukarısında park halinde duruyordu, arabanın camından kafasını çıkarmış tebessüm ediyordu. Gittim yanına. “Ne yapıyorsun sen Allah aşkına” dedim. “Bu daha başlangıç, seni kazanmaya çalışıyorum” dedi. “İyi madem” dedim. “Hadi görüşürüz, seni seviyorum” dedi, gitti…

 

***

 

İçinde bulunduğum durumların beni her geçen gün dumura uğratmaktan başka bir şeye yaradığı yoktu. Her şeyin böylesine üst üste gelmesi, beni isyan etme noktasına getirmişti. Bir şekilde Deniz’in yaptıklarını, bana yaşattıklarını falan sineye çekmeye karar vermiştim. Hiçbir şey olmamış gibi devam edecektim, evet. Hata insanlar içindi en nihayetinde. “Hatasız kul olmaz” diyordu Orhan abi madem, büyük sözü dinlemek lazımdı. Öyle yaptım, Orhan abinin de hatırı girince araya, dedim madem böyle bir bok yemiş, bundan sonra daha dikkatli olur, daha da sarılır ilişkiye. Lakin içimi kemirmeye devam eden başka şüpheler vardı şimdi de. Berk ile olan yakınlaşması canımı sıkıyordu. İşin tuhafı Berk’in Deniz’e karşı olan ilgisinin farkındaydım. Deniz de farkındaydı, “Sanırım Berk benden hoşlanıyor” demişti bir keresinde. Bizim ilişkimizin gizli kalması konusunda da beni sıkı sıkıya tembihlediğinden dolayı, paranoyak manyaklar gibi davranıp gidip Berk’e de bir şey soramıyordum. İçim içimi yiyordu her geçen gün, bunun kavgasını yapıyorduk Denizle, çok samimi olma diyordum, ama bir de bakıyordum Berk’le baş başa öğlen yemeğine gidilmiş. Bir şekilde bu şüphenin peşine düştüm ve dedektif gibi iz sürüyordum. Berk’le Deniz’le Çağrı’yla arkadaş ortamımız ortaktı. Hep beraberdik. Çağrı’yla son olaylardan sonra biraz aramı açmıştım. Eskisi kadar samimi davranmıyordum.

Davranamıyordum.

Saklamaya çalıştığım bir şeyler vardı ve bu beni Çağrı’ya karşı suçlu gibi hissettiriyordu.

Deniz’le olan ilişkimiz ufak tefek sürtüşmelerin haricinde mükemmele yakındı.

 

Yani ben öyle sanıyordum belki de…

 

***

 

Bir gün Deniz’lerin yazlığının olduğu sahil kasabasına gittim, Deniz’den habersiz. Aynı sahil kasabasında Berk’lerin de Çağrı’ların da yazlığı vardı.

Ben de bi Pazar günü plansız programsız atladım arabaya gittim. Aradım, açmadı. Mesaj attım “neredesin?” diye. “Annemle kumsaldayım” dedi. “Ben geldim, görmek istiyorum seni” dedim. Bir iki kıvırdı falan ama, on beş dakika kadar sonra geldi. Güneş gözlüklerim onda kalmıştı. Elinde güneş gözlüklerimle birlikte geldi. Deniz’lerin yazlığın bir alt sokağındaydım. Durdu karşımda, “Gözlüklerini getirmeye geldim” dedi. Verdi gözlükleri elime, döndü arkasını gitmeye başladı. “Tuttum kolundan, ne oluyor şimdi, ne bu?” dedim. “Olmuyor” dedi, “Sen bana güvenmiyorsun, böyle olmaz” dedi. “Güvenmiyorum evet, sordun mu kendine acaba bu adam bana neden güvenmiyor diye?” dedim, “Üç kuruşluk güvenim vardı, onu da piç ettin, tekrar sana güvenmeye çalışıyorum, ama maşallah bana bu konuda hiç yardımcı olmuyorsun” dedim. “Ne yapıyorum ben ya” dedi. “Kızım Berk’le olan samimiyetin midemi bulandırıyor, o adamla görüşmeni istemiyorum, tamam arkadaşımızdır eyvallah, ama sana karşı olan duyguları aşikar, bunu bilmemize rağmen sen kalkıp, sanki hiçbir şey yokmuş gibi görüşmeye devam edersen ve benim bu rahatsızlığımdan sen rahatsız olmuyorsan, ciddi anlamda problemdir bu yani” dedim. “Sahile doğru yürüyelim” dedi. Yürüdük. Denizin kıyısına gelmiştik. Oturdum denize karşı. Yanımda bir Deniz vardı, bir de karşımda koca bir deniz vardı. Bahtiyardım. Tartışsak da mutluydum. Evet, mutluydum. Ayağa kalktım. Denize doğru yürümeye başladım. Ayaklarım suyun içindeydi. Yüzümü Deniz’e döndüm. Ellerimi uzattım. “Gel” dedim. Geldi, tuttu ellerimden. “Şuan ben dünyanın en mutlu insanıyım biliyor musun?” dedim. “Neden?” dedi. “Bak” dedim, “burası MECMAU’l-BAHREYN” yani iki denizin birleştiği yer. Tuzlu denizle tatlı denizin birleştiği yer, yani ab-ı hayatın olduğu yer, yani ölümsüzlüğün olduğu yer, tam burası işte” dedim.

Öyle bir sarıldı ki, kalbimin kırılan bütün parçalarının birleştiğini ve tamir olduğunu hissettim resmen.

Öyle işte!

 

***

 

 

Günlerden bir gün, Berk geldi yanıma. Son günlerde şüphelerim iyiden iyiye artmıştı. “Usta” dedim, “benim telefondan bi sayfaya giremedim, bi versene senin telefonu” dedim. Verdi. Telefonu elime aldığım gibi, sayfa falan bahane direkt mesajlar bölümünü açtım. En üstte Deniz’den gelen mesajlar ve aman Allah’ım aşkımlar, canımlar, cicimler… of of of diyorum. Kafamdan kaynar sular boşaldı. Ellerim titremeye başladı, gözüm karardı. Ne yapacağımı bilemedim. Elim titreye titreye kendi telefonumdan Berk’in telefonunun ekran fotoğrafını çektim. Usulca bıraktım telefonunu masanın üzerine. Bir şey de diyememiştim ki. Nasıl söylenirdi böyle bir şey!

 

Deniz’le mesajlaşmaya devam ettim bu esnada, sinirden elim ayağım titriyordu. Berk’in telefonunun ekran görüntüsünü gönderdim Deniz’e. “Ne olursun sakinleş, böyle olmamalıydı” diye geveliyordu. “Annenle konuşacağım ben bu konuların hepsini” dedim. “Ne olursun annemi karıştırma” dedi. Ok yaydan çıkmıştı lakin. Deniz’in annesine mesaj attım. Görüşmek istediğimi belirttim. Konunun Deniz olduğunu söyledim. “Tamam, gel görüşelim” dedi. Dedim; “Kızınız da olsun görüşmede…” yüzleşmekse yüzleşmek. Böyle bir duruma bir insan nasıl gelebilirdi.

 

***

 

Atladım arabaya, doğru annesinin iş yerine gittim. Deniz’le ilk tanıştığımız, görüşmeye başladığımız süreçte, benim pavyondaki muhabbetin dosyasını göndermiş Deniz’e, al bak görüştüğün adamın geçmişine dercesine. Deniz bu konu yüzünden üç gün konuşmadı benimle. Git sen dansöz oynat, ben böyle biriyle yapamam falan diyordu boyuna. Oysa o olayda benim hiçbir kabahatim yoktu. Hayatımda ilk defa gittiğim bir mekanda, birilerinin oyununa gelmiştim. Saçma sapan olayların içinde bulmuştum kendimi. Ama anlayıp dinlemeden yargılamıştı beni. En nihayetinde Allah çok büyüktü. Şimdi kendi düştüğü duruma bakınca, ne oldum değil ne olacağım demeli insan demekten kendimi alamıyorum. Neyse…

 

***

Annesinin odasına girdiğimde Deniz henüz gelmemişti. Konuyu detaylıca anlattım. Berk’in mesajlarını yakaladığımı söyledim. Daha önce de Çağrı ile birlikte yakaladığımı anlattım. Bu sağlıklı bir insanın yapabileceği şeyler değil diye devam ediyordum ki, Deniz girdi içeriye. Karşımdaki büro tarzı sandalyeye geçti oturdu. Yüzünde saçma sapan bir tebessüm vardı. Aynı şekilde benim yüzümde de alaycı bir ifade vardı. Hani ciddi anlamda canım yanmıştı, evet, ama o kadar çok badire atlatmıştım ki, bu yanında devede kulaktı artık. Aslında şüphelendiğim bir konuyu aydınlatmış olmanın verdiği anlamsız bir huzur da hakimdi. Ne yalan söyleyeyim, verilmiş sadakam varmış diye bile düşünmeye başlamıştım.

“Ne diyeceğimi bilemiyorum” diye girdi Deniz söze, “Bilemezsin tabi” dedi annesi, “adam haklı” dedi. “Haklı, evet” dedi Deniz. Bi annesine bakıyordum bi Deniz’e bakıyordum. “Bi dakka bi dakka” dedim. İkisi birden sustu. “Haklıyım evet, ama ben haklı olmanın peşinde değilim, en başından beri de sana söylediğim buydu! Ben mutlu olmak istiyordum, olmadı. Benden bundan sonra bir cacık olmaz, kıyamet bekarı olarak kalırım. Kaldı ki sen de haklısın” dedim Deniz’e. Annesi de Deniz de bu sen de haklısın çıkışından sonra afallamışlardı. “Haklı olduğunu düşünmeseydin bunca şeyi yapmazdın Deniz” dedim, “demek ki haklı bir gerekçen vardı ki, yaptın bunları” dedim. Önüne bakıyordu. “Zira” dedim, “herkes haklıdır, kendi penceresinden, malumunuzdur Nasrettin hocaya iki tane adam geliyor, durumlarını anlatıyorlar, hoca ikisini de dinledikten sonra her ikisine de haklısın diyor, o arada elinde çay tepsisi ile giren karısı karışıyor söze, e hoca oldu mu ya şimdi, her ikisine de haklısın dedin, bu nasıl iştir? Hoca karısına dönüyor, ne yapalım hanım, sen de haklısın diyor. Olay bundan ibaret. Haksız insan yok. Burada olay haklı olmak haksız olmak değil. Yapılan şeyin doğru mu yanlış mı olduğu! Tartışacaksak bunu tartışacağız. Ha kaldı ki bana göre yanlış olan sana göre doğru olabilir, yaptığının doğru olduğunu düşünmeseydin, yapmazdın, öyle değil mi?” dedim. “Lakin burada toplum normları giriyor devreye” diye devam ettim, “Türkiye’de yaşıyoruz ve bu senin yaptığın hoş karşılanacak bir şey değil, kaldı ki bu yaptığın ilk de değil. Bir daha yapmaz diye düşündüm ikinci bir şans verdim, sen onu da eline yüzüne bulaştırdın.”

Deniz, annesine dönüp “Annecim ben niye böyle yapıyorum, hasta mıyım acaba ben?” dedi. Dalga geçer gibi bir hali de vardı bu esnada. “Gerçi” dedi, “teşhisi de koydu arkadaş, ilgi manyağıymışım ben” dedi. “Evet” dedim, “ilgi manyağısın sen, doyumsuzluk var sende” dedim. Tam bu esnada, annesi üç tane çay söylemişti, çaylar geldi. Telefonuma da mesaj geldi. Telefonu elime aldığımda gözlerime inanamadım. Mesaj Zehra’dan geliyordu. Zehra’yı deli gibi kıskandığını bildiğim için Deniz’in, telefonun ekranını Deniz’e gösterdim, “Aaa bak, mesaj kimden gelmiş” dedim. Kulaklarına kadar kızardı Deniz, sinirden! Bense zevkten dört köşeydim. “Nasılsın?” yazmıştı Zehra! Ne Deniz umurumdaydı o saatten sonra, ne de annesi. Zehra ile mesajlaşmaya başlamıştım. Çay da vardı önümde. Bi tek sigara içemiyordum kapalı mekan olduğu için, o da çok dert değildi. Telefonu bir ara masanın üzerine bıraktım. Deniz’in annesine döndüm, bu arada Zehra mesaj göndermeye devam ediyordu. Ardı arkasına yazıyordu. Bakmadım mesajlara, sonra dönerim diye düşündüm. Deniz’in annesine dedim ki; “Ben kızınızla yaklaşık üç aydır uğraşıyorum, önünü alamadım. Ve ben el alemim size göre, dönerim arkamı giderim ki, dönüp arkamı da gideceğim, buraya bir şeyleri kurtarmak için gelmedim. Siz kızınıza sahip çıkın, yolu yol değil, daha öncesinde Çağrı olayı, şimdi Berk olayı. Bu benim hayatımı mahvedecek bir olay, her şeyden önce bunu bilmenizi isterim. Çünkü ben insanlara güvenmek konusunda ağır yaralıyım. Güvenemiyorum kimseye, şimdi böylesi bir olay ve bundan sonrası benim için muamma. Kestiremiyorum. Ama siz kızınızı kurtarın” dedim. “Bakın” dedim, “ben annemi kaybedeli daha altı ay olmadı, üstümden tır geçti, ne kadar dağ varsa hepsi üstüme yıkıldı ben altında kaldım. Ben bu hayatta çok yalnızım” dedim. “Sahipsizim” dedim. İkisi de önlerine bakıyorlardı. “Benim söyleyeceklerim bu kadar” dedim, ayağa kalktım. Deniz de benimle beraber kalktı. Annesine beni dinlediği için çok teşekkür ettim.

Beraberce çıktık odasından. Binanın dış merdivenlerinden inerken Deniz’e dönüp; “Annenin yanında hastalık dedik, ama bu hastalık değil kızım meslek” dedim. Yüzümün ortasına bir bakış attı ki, resmen dövmek istiyordu beni. Devam ettim;

“Yok yani kendini böyle ucuz şeylerle heba etme, güzel de para var bu işlerde” dedim, “eğer istersen pavyonda tanıdıklarım var” dedim. Gün intikam günüydü. Zira bir sene önceki pavyon olayını anlayıp dinlemeden çok büyütüp haddinden fazla üzerime gelmişti, üstüne üstlük üç gün de konuşmamıştı benimle, sevgili namus abidesi Deniz hanım.

 

Bu arada Zehra mesaj göndermeye devam ediyordu. Deniz’e dönüp, “Bak” dedim, “eğer, ben Zehra ile tekrar başlarsam ki sen bana Zehra’nın kıymetini bilmem gerektiğini, ona yapmış olduğum haksızlıkları anlamamı bir kez daha sağladın. Ben bu saatten sonra Zehra’dan başka kimseye güvenemem. Sana bu anlamda müteşekkirim. Ben Zehra’ya çok büyük haksızlıklar yaptım, çok büyük hakaretler ettim. Ama benim Zehra’ya yapmış olduğum en büyük hakaret sensin” dedim. “Çok ağır konuşuyorsun” dedi. “Az bile” dedim. “Kızım ben iki buçuk senedir Zehra’yı bekliyorum, gelmeyeceğini bildiğim halde bekliyorum. Ve ona sakladığım, ona büyüttüğüm aşkı, tam iki buçuk sene sonra, bir başkasına vermeye niyetleniyorum, o da sen oluyorsun ve senin yaptıkların ortada. Daha ne dememi bekliyorsun benden, ben Zehra’ya gidiyorum. Elimden ne geliyorsa yapacağım ve kazanacağım Zehra’yı” dedim. Deniz hiçbir şey demiyordu. Dinliyordu sadece. Ya da dinliyormuş gibi yapıyordu.

 

***

 

Olayın vahameti, Berk, Çağrı falan hep beraber oturduğumuz zaman ortaya çıktı. Meğer Deniz Çağrı’dan bana, benden Berk’e gitmemiş. Üçümüzü aynı anda idare etmiş. Olaylar olaylar! Beynimden vurulmuşa döndüm resmen. Midem bulandı. “Mikrop kapacağız Allah canımı almasın lan” dedim… Berk’in yanından ayrılıp Çağrı’nın yanına, Çağrı’nın yanından ayrılıp benim yanıma. Sonra Berk’in yanına tekrar. Böyle üç ay idare etmiş hepimizi hatun. Vay gidi vay! Çağrı’yı eve aldığı günün sabahında bana çarşıda işim var dediğinde Berk’le berabermiş, sonra eve Çağrı’yı çağırmış, sonra benimle buluştu. Ben akşamı intihar etmiş olabileceğini düşünürken de Berk’le birlikteymiş, onun için mesajlara cevap verememişti anlaşılan. Bunları öğrendiğim gece, sabah sekize on varken girdim eve. Sabaha kadar içtim. Dağıttım. Kötüydüm!

 

 

 

 

***

 

Zehra ile mesajlaşmaya devam ediyorduk. Zor günler geçirdiğimi anlattım. Oturup dertleşmek istediğimi söyledim kaç kere, hiç oralı olmadı. Oysa dertleşmekten başka istediğim bir şey yoktu. Sadece Zehra ile konuşmam lazımdı. Hepsi bu! Çünkü Zehra bana her şartta iyi geliyordu.

Bir ara mesajlaşmanın arasında gözlerim doldu. “Sen edemedin ama, ben intihar edeceğim galiba, çıkamıyorum işin içinden bir türlü” dedim. Demez olaydım. Açtı ağzını yumdu gözünü. Vay efendim tehdit mi ediyorsun sen beni diye bir başladı. Böyle yaparak mı kazanacaksın beni diye devam etti. Bizden artık olmaz diye kestirip attı. “Yahu Zehra” dedim, “sen benim karşıma geçip ben intihar etmeyi düşünüyorum dediğinde beni tehdit mi ediyordun Allah aşkına, ne biçim tepkiler veriyorsun” dedim.

Bir daha hiç yazmadı…

 

***

 

 

Üç ay sonra…

 

Tam üç aydır evden dışarıya adımımı atmadım. Kimseyle görüşmedim. Devamlı evdeydim. Zehra’ya şiirler yazmaya devam ediyordum. Hatta bir tanesi Van’a gideceğiyle ilgiliydi;

 

uzun, uzak yollar bekliyor seni
oraların kışları çetindir, dikkat et kendine
lakin gitmelisin, çünkü oraların yeşili eksiktir
dağlarında silahlar çatılır, gece çapraz ateşler
büyük ablukalar altındadır, insanlığımız
oraların sana ihtiyacı var,
sen ki insanlığımızın öğretmenisin
gittiğin yerlere barışı, iyiliği, güzelliği öğretmelisin
gözlerinin masumiyet limanında yıllar önceden kalan
evet iki buçuk sene öncesinden kalan aşkı götürmelisin
her geçen gün küllendikçe alevlenen, hiç bitmeyen
sen ki sürüldükçe güzelleşen topraklar gibisin
bu köylü ellerim tanır seni, bu işçi ellerim,
sen benim ilk öğretmenimsin
sevmeyi ve gülmeyi, omuzuna başımı yaslayıp ağladığım
evet, ağlamayı da seninle öğrendim
sen benim ömrümün tek yeşilliğisin
gelmiş geçmiş bütün baharlara inat açarsın kışın ortasında
ellerim üşür, ellerim yangınlar getirir sana kilometrelerce
yüreğimde cehennemler yanmaktadır nicedir
gözlerin cennetidir gideceğin yerlerin, gitmelisin
oradaki çocukların gözlerine gözlerin değiyor ya
işte bak sevgilim, bu barış demektir, bu hürriyet
işte bak güzelim bu aşk demektir,
öğret orada çocuklara el ele tutuşmanın sıcaklığını
sarılmanın faziletini,
kavganın ve kaş çatmanın gereksizliğini öğret onlara
kaş çatmanın silah çatmak kadar kötü olduğunu
bütün kıtaların ihtiyacı var sana,
sen bir bak hele, halaya duracak bütün insanlık
edirne’den van’a
göreceksin…

sonra sen bir güleceksin, yeşile duracak bütün coğrafyalar
işte bak sevgilim, bu barış demektir, bu sevda demektir
bu hürriyet demektir, bu aşk demektir…

sonra sen bir güleceksin, yeşile duracak bütün coğrafyalar
işte bak sevgilim, bu barış demektir, bu hürriyet, bu sevda demektir
işte bak güzelim bu aşk demektir…

senin öğretmenliğin, benim şairliğim
bir de yan yana gelsek, yanacak bu yeryüzü
barış meşalesi diyecek buna insanlık
ben aşk diyeceğim ve susacağım gözlerinin faziletinde
seni severek bütün insanlığa bu şiiri ezberleteceğim…

dikkat et kendine oralarda, gözlerinin baharlarına zeval gelmesin…

 

***

 

Ve sonra yazılıp, hiçbir zaman gönderilemeyecek olan şu mektup;

 

Benim söylemek için çırpındığım gecelerde siz yoktunuz – Özdemir AS

 

Asaf’ın şu iki mısra ile anlattığının üstüne, bir ressam otursa dünyanın en güzel tablosu çıkar ortaya en anlamlı, bir müzisyen alsa şu sözleri karşısına dünyanın en güzel bestesine imza atar, bir romancı ciltlerce kelimeyi bir araya getirip dünya klasikleri arasına girer kitabının çıktığı gün. Bense öküz gibi hak veriyorum. Evet, Asaf’çığım çok haklısın. Biz söylemek için çırpındıkça, söylediklerimizi dinleyen biri çıksın, birileri dinlesin dedikçe, yalnızlığın saçma sapanlığının en kör noktasına itildik, kaldık. Kimse dinlemedi. Dinleyenler, dinliyormuş gibi yaptı. Bizimle beraber ağlayanların bile umurunda değildik hiçbir zaman. Hayatımın en büyük çukurunun içine itildim geçtiğimiz günlerde, bu çukurun içindeyken çok düşünmeye fırsatım oldu. Öyle olunca da düşünüyor insan haliyle, yapacak bir şey yok diyorsun, neden düşünmüyorum ki ben acaba diye düşünmeye başlıyor insan ilkin, sonra düşünmek alışkanlık haline geliyor. Boyuna düşünüyorsun, düşünmemek rahatsız ediyor, belli bir süre sonra. Hattâ daha çukurun dibine varmadan düşündüklerimin neticesinde vardığım sonuç şuydu, yine biliyorum umurunuzda değil, vallah ne yalan söyleyeyim, hiçbiriniz de benim umurumda değilsiniz. Neyse, vardığım sonucu anlatayım, geçmişte, öyle veya böyle yapmış olduğum hatalar sonucunda kaybettiğim, sonsuz haksızlıklar yaptığım ve ondan sonra da hayatıma kimseyi yakıştıramadığım, hep o imkansızı büyüttüğüm, onun yerine koymaya çalıştığım insanın, -kendimi geçtim- en büyük hakaret olduğu ortaya çıkınca, dedim ki; arkadaş tamam ne olmuşsa olmuş. Üstünden iki buçuk sene geçmiş. Yapmışsın bir eşeklik ama, ne olursa olsun, bu çukurun dibinde, milyon tane çıkmazın içinde seni görünce, gurur falan hak getire, her türlü yanında olur, olacaktır umuduyla gittiğim ve bütün kapıların kapandığını, bütün duvarların daha da yükseldiğini ve içeri girişin imkansız olduğunu gördüm. Kendi gözlerimle görmeseydim inanmazdım. Kendi kulaklarım da gözlerime şahitlik edince, afalladım kaldım. Derdim, sadece derdimi anlatmaktı halbuki, boynuma sarılmasını beklemiyordum. Yaşanan onca saçma sapan şeyden sonra, beni başının üstünde taşımasını da beklemiyordum, tabii olsaydı iyi olurdu ama, böyle absürt beklentiler içinde değildim. Belki duvarları ve kapıları çok zorladım. Belki onun için kilitli olan kapılara birer kilit daha, zaten yüksek olan duvarlara birer tuğla daha eklendi. İşin içinden çıkabilmemin imkanı yoktu. Çünkü, çırpınıyordum. Çırpındıkça daha da dibe vurdum. Çünkü arkadaşlar canım yanıyordu. “Canı yanan insanın, mantıklı davranmasını beklemek mantıksız”dı. Bilemedim ne yapayım. Gittim ama, arkamı dönmeden gittim. Hani böyle padişah huzurundan ayrılırken kıçın kıçın geri çekilirsin ya, öyle işte kıçın kıçın gittim. Hayatım boyunca yapmak zorunda olduğum şeylerin hepsinden nefret ettim. Yapmak zorunda olmak, gitmek zorunda olmak, sabahları erken kalkmak zorunda olmak. Seni sevmek zorundayım, bundan da nefret ediyorum, ama bildiğim bir şey var, bu nefretin Türkçe karşılığı, Aşk. Çünkü, seni sevmeye mecburum. Başka türlüsü mümkün değil.
Annem de gitmek zorunda kaldı mesela, gitmeseydi olmaz mıydı, olabilirdi, ama gittiğine göre gitmesi gerekiyordu demek, yani şimdi ben sana bu durumu izah etmek için nasıl bir dil kullanayım ki, annemin gitmek zorunda kalmasından da nefret ediyorum.
Ve sana anlatmak zorundaydım bazı şeyleri, anlatamadım.
Saçım ve sakalımdaki beyaz sayısı arttıkça sana olan özlem de artıyor. Sen tabii bunları bilmiyorsun. Senin için benim şuan ne halde olduğum önemli değil, senin için önemli olan benim geçmişte yaptıklarım. Onları anlatıyorsun bana. Ben onları biliyorum tatlım, ama sen, ben şimdi ne haldeyim bilmiyorsun. Çırpınışlarımı sen görmüyorsun, çünkü dinlemiyorsun. Ben de duvardaki yağlı boya tablona anlatıyorum her şeyi, elimden başka türlüsü gelmiyor, ne yapayım. Yoksun da diyemiyorum ki, hiç kimsenin olmadığı kadar varsın bende. Ve belki de olduğun yerlerde olmadığın kadar varsın. Kendinde bile bu kadar yoksun belki de, neyse..
Haklısın Asaf’çığım..
“benim söylemek için çırpındığım gecelerde, siz yoktunuz..”

 

Ben, annemi, seni, çocukluğumu ve kendimi çok özledim..

 

***

 

Bir gün yine evde içiyorken, Zehra’nın yağlı boya tablosunun karşısında, “unutamam seni”çalıyordu, bilgisayarın playlistinde. “Gün gelir de beni, unutursun, unutursun, unutursun demiştin, kalbindeki bu derdi uyutursun demiştin, ne ben seni unutabildim, ne bu gönlümü avutabildim, ne bu derdimi uyutabildim, unutamam canım, unutamam seni, unutamam gülüm, unutamam………”

Kendimden geçmiş bir haldeydim. Telefonuma gelen mesajla irkildim. Uzun zamandır çalmıyordu telefonum. Şaşırmıştım. Telefonu elime almamla gözlerimin fal taşı gibi açılması bir oldu. “Nasılsın?” yazıyordu.

Evet, Zehra’ydı mesajı gönderen. Telefonu halının üzerine bıraktım. Oturduğum yerden zar zor doğruldum. Doğru banyoya geçtim. Aynada kendime bakmayalı uzun zaman olmuştu. “Nasılsın?” diye sorulmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki, şimdi Zehra mesajla “nasılsın” deyince “önce bi bakayım, nasılım acaba” dedim. Gözlerimin içi kan çanağı gibiydi. Saçlarım sakallarımla karışık. Tanınmaz haldeydim. Banyonun lavabosunun kenarında unuttuğum yuvarlak çerçeveli gözlüklerimi taktım gözüme. Odama geri döndüm. telefonu elime aldım. “Teşekkür ederim, sen nasılsın?” diye cevapladım mesajını Zehra’nın. Görüşmek istediğini söylüyordu. “Tamam” dedim,

“Ne zaman nerede?”

***

 

Zehra’nın görüşmek istediği yere gitmeden önce Necip Fazıl’ın “Beklenen” şiirinin ikinci dizesini bir kağıda yazdım. Zehra’nın tablosunu indirdim duvardan, Ümit Yaşar’ın dizeleri geldi aklıma, tabloyu indirirken, “Tuttum resmini indirdim duvardan, duvar ağlamaya başladı.”

Yanımda götürecektim tabloyu. Bir türlü fırsat bulamamıştım Zehra’ya vermek için, şimdi tam zamanıydı. Aklımdan ve gözümün önünden bu zamana kadar Zehra ile yaşadığımız her şey, annemin son hali ve sözleri, başımdan gelmiş geçmiş ne kadar güzel, çirkin olay varsa, hepsi film şeridi gibi geçiyordu. Mani olamıyordum.  Çekmeceden baba yadigarı revolveri aldım. Tek bir kurşun koydum içine. Diğer adı altı patlardı bu aletin. Çevirdim topuzunu. Koydum cebime. Geri kalan beş adet kurşunu pantolonun sol cebine koydum.  Masanın üzerinden evin ve arabanın anahtarlarını aldım. Çıktım dışarıya. Geniş bir nefes çektim. Ciğerlerime dolan temiz havayı hissettim alyuvarlarımda. Bindim arabaya, kontağı çevirdim. Kafamda milyon tane düşünce vardı. Bilmiyordum neye alametti bu düşünceler. Hiç bilmemiştim de zaten, düşündüklerimi mi yaşıyordum, yoksa yaşayacağım şeyler bana malum mu oluyordu, gerçek anlamda hayatım boyunca hep bu çelişkileri yaşadım.

 

***

 

Tam randevu saatinde olmam gereken yerdeydim. Zehra deniz kenarında durmuş ellerini gökyüzüne doğru açmış, öylece duruyordu. Arkasına yaklaştım usulca, “Zehra” dedim. Elleri havada yüzünü bana döndü. Ellerini yüzümde gezdirdi. “Çok özledim seni” dedi. “Çok yorgun görünüyorsun” dedi. Elimdeki Zehra’nın yağlı boya tablosunu verdim Zehra’ya. Varan birdi bu! “Yıllardır hep bununla avuttum sana olan hasretimi ben” dedim “Zehra” dedim, “ben iyi değilim, eğer ki sana ihtiyacım olduğu zaman yanımda olma cesareti gösterebilseydin, bu kadar dibi görmeyecektim belki de” dedim. “Haklısın” dedi. Kahretsin ki, hep ben haklıydım. Bana şu haklısını söyledikleri zaman zıvanadan çıkıyordum. Sakin olmaya çalıştım. “Kafka diyor ki, dedim; şimdi sen gelmiyorsun, çünkü gelmeye kendin ihtiyaç duyana kadar bekliyorsun.” Gözlerinin içine bakıyordum bunları söylerken. “Özür dilerim” dedi. “Dileme Zehra, hiçbir şey dileme artık benden” dedim. Elimi cebime attım varan ikiydi bu Necip Fazıl’ın şiirinin ikinci dizelerinin yazılı olduğu kağıdı tuttum avucunun içine bıraktım. Eline aldığı gibi açtı kağıdı, “bu şiir” dedi, “evet” dedim, “ilk dizelerini yıllar önce vermiştim sana” dedim. Sesi titreyerek okumaya başladı;

“geçti istemem gelmeni

yokluğunda buldum seni

bırak vehmimde gölgeni

gelme artık, neye yarar…”

 

“Cidden böyle mi düşünüyorsun?” dedi. “Oyun bitti Zehra, yolun sonu burası, buradan öte köy yok” dedim. “Ne demek istiyorsun, ne demek oluyor bunlar şimdi?” dedi. “Şu demek oluyor; Onur Ünlü’nün Beş Şehir filmini izledin mi bilmiyorum, orada oğlan bir kıza aşık oluyor, kızı karşısına çekiyor bir gün bütün derdini anlatıyor, kız ne yapıyor, senin yaptığını, dert bi sende mi var diyor. Tesadüf bu ya filmdeki o arkadaşın da annesi bir yıl önce ölüyor. Sen bunun ne demek olduğunu bilir misin Zehra? Bilmezsin! Umarım ki Allah en geçinden yaşatsın sana böyle bir şeyi! Yine de kıyamam sana, seviyorum seni, biliyorsun! Belki de hayatta tek emin olduğun şey benim sana olan sevgim. Eğer öyle olmasaydı, gidişinin üstünden yıllar geçtikten sonra, çıkıp tekrar gelmezdin Zehra” dedim.  “Ben sana intihar etmeyi düşünüyorum dediğimde şaka yapmıyordum, tehdit de etmiyordum seni Zehra, aynı filmde oğlan kıza elindeki silahı gösteriyor” o ara cebimdeki revolveri çıkardım… varan üçtü bu!

“Ne yapıyorsun sen ya, o silah da ne demek oluyor?” dedi. Devam ettim, “kız oğlana diyor ki, o silahın gerçek olduğunu nereden bileceğim?” Bunu söyledikten sonra, silahı sahilin kenarına çekilmiş alçak duvarın üstünde duran bira şişesine çevirdim, tetiği çektim, boşa döndü. Tekrar bastım tetiğe, yine boştu. Üçüncüsünde nişan aldım, göz, gez, arpacık. Çektim tetiği, şişe paramparça oldu. Zehra iyice tedirgin olmuştu, ama şimdiye kadar beni hiçbir şekilde ciddiye almayan Zehra’ya son bir ders, hayatında hiçbir zaman unutamayacağı bir ders vermekti niyetim. Sonra oğlan diyor ki; diye devam ettim, “belli senin şiir okuduğun yok, eğer şiir okusaydın, bilirdin ki aşık adam sınanmaz.” “Ne demek oluyor bütün bunlar?” dedi Zehra, sesi titreyerek.  “Senle ilk kavga ettiğimizde hani senin evinin kapısını çarpıp çıkmıştım ya Zehra ben” “Eee?” dedi Zehra. “İşte o zaman ben merdivenlerden inerken Ahmet Kaya’nın “Giderim” şarkısını söylemeye başlamıştım, hani diyor ya şarkıda;

 

 

“artık seninle duramam

bu akşam çıkar giderim

hesabım kalsın mahşere

elimi yıkar giderim”

 

 

 

“kaybetsem bile her şeyi

bu aşkı yırtar giderim

sinsice olmaz gidişim

kapıyı çarpar giderim”

 

hem şarkıyı söylüyordum yüksek perdeden, hem de arkamı dönüp yürümeye başlamıştım ağır aksak adımlarla.

Ve şarkının ikinci nakaratı geldiğinde sesimi daha yükselttim;

 

“ezdirmem sana kendimi

gövdemi yakar giderim

beddua etmem, üzülme

kafama sıkar, giderim…”

 

şarkıyı bitirdikten sonra Zehra’ya dönüp, “Aşık adam sınanmaz Zehra” dedim. “Seni seviyorum, beni unut, bunu sakın unutma” dedim. Hayatım boyunca tarifini yapamadığım yeşil gözlerine  baktım…

 

 

 

 

Ve bira şişesiyle boşalan silaha, cebimden çıkardığım bir tane mermiyi koydum. Çevirdim tekrar topuzu… denizin kenarındaydım. İstiyordum ki, kurşun beynimi patlattıktan sonra, denize düşeyim ve bitsin artık bu işkence;

Ve çektim tetiği, birincisi boşa dönmüştü, sonra bir daha, bir daha ve bir daha….

.

.

.

bir

el

silah sesi

.

.

.

Zehra’nın elinde ömrümün en güzel zamanlarını geçirdiğim kendi tablosu, öylece kalakaldı. Yavaş yavaş çekiliyordu kanım. “Seni se-vi-yor-um” dedim kesik kesik…  Zehra’ya bakarak olduğum yere yığıldım. Çığlık çığlığa sesler duyuyordum hayal meyal. Ama hepsi o kadar. Seslerdi sadece. Gelip geçen sesler. Bulanık suretler ve sesler. Bir ara gözlerimi zorladım açmak için, Zehra’nın tabloyu elinden atarak bana doğru koştuğunu gördüm…

 

Ve son…

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL